Bu Blogda Ara

19 Ekim 2010 Salı

HSYK filan yılmaz özdil

HSYK filan


HSYK seçimleri yapıldı...

Seyrediyorum televizyonda, genç bir savcı, oy vermek için sırasını bekliyor, kucağında 5-6 yaşındaki kızı, meğer eşi de hâkimmiş, haliyle o da oy kullanmaya gelmiş, hâkim anne çıkacak, savcı baba girecek, “Çocuğu bırakacak kimsemiz olmadığı için beraberimizde getirdik” diyor.
*
Beyşehir.
Hacıakif Mahallesi.
Kapıda ambulans.
Üç katlı apartmanın giriş dairesinden battaniyeye sarılı cansız bir beden çıkarıyor polisler, suratları allak bullak... Savcı nezaret ediyor, neler görmüş o güne kadar ama, bu başka, duygusal olarak darmadağın... Battaniyenin içinde bir kız çocuğu var çünkü.
*
Tavana asmış kendini.
*
Bakıyorlar sağa sola.
Öğrenci kimliği...
Henüz 14 yaşında.
*
Bekliyorlar biraz, ne gelen var eve, ne giden... “Annesinin arkadaşıyım” diye telefon eden bir kadının ihbarıyla geldikleri adreste, cenazenin sahibini arıyorlar. Kadını buluyorlar. “Annesi nerede?” diye soruyorlar... 10 gün önceki fuhuş operasyonunda içeri tıkıldığı ortaya çıkıyor.
*
Ya babası?
*
Anneyi tanıyan kadın, babayı tanımıyor, “Ana-kız yaşıyorlardı” diyor. Komşulara soruyorlar. Bilen yok. Zaten 15 gün önce taşınmışlar, tüm bildikleri bu... Ev kiralık. Ev sahibi bulunuyor. “Kadınla adam geldi, evliyiz dediler, adam eczacı kalfasıymış, parada anlaştık, verdim” diyor. Eczacı kalfası denilen adamı soruşturuyorlar... Kocası değil. Eczacı da değil. O da içerde. Aynı operasyondan.
*
Son çare muhtar... Muhtara gidiliyor. Evet, 15 gün önce taşınmışlar ama, ana-kız kayıtlı, adam yok, Aksaray’dan gelmişler Beyşehir’e, Aksaray’daki eski adresi veriyor muhtar... Aksaray’a soruluyor. Dram büyüyor. Babası, dört sene önce birini öldürmüş, cezaevinde yatıyor.
*
Üstelik, baba öz baba değil... Canına kıyan kızın, gayrimeşru ilişkinin meyvesi olduğu, annesinin bu adamla evlendiği, adamın da kızı nüfusuna geçirdiği ortaya çıkıyor.
*
Okula soruluyor. Öğretmenlerin başından aşağı kaynar su dökülüyor. Çünkü, ne ananın içeri tıkıldığından haberleri var, ne babadan, ne de kızcağızın kendini astığından... Yeni öğrenci, derslerinde başarılı, yürüyerek gelip gidiyor, yalnız; tüm bildikleri ev adresi.
*
Ana içerde.
Babalık içerde.
Ana yıllar önce reddedilmiş, akraba yok, varsa da, nerede olduklarını bilen yok.
*
Kız tek başına... Morgda.
*
Beyşehir Belediyesi yıkatıyor talihsiz körpenin bedenini, götürüp, Merkez Çarşı Camii’nin musalla taşına koyuyor. Öğle namazından çıkan cemaat kılıyor hiç tanımadıkları hemşerilerinin namazını, âdetten ya, haklarını helal ediyorlar... Alıyorlar omuzlara tabutu, cenaze arabasına yüklüyorlar, onlar da götürüp şehir mezarlığına defnediyor.
*
Böylece, kim olduğu bilinmeden, o güne kadar hiç merak edilmeden, oradan oraya savrulan... Kalabalıklar içinde tek başına yaşadığı 14 senelik ömründe, sanırım ilk kez “adresi” oluyor.
*
155 ada.
27 numara.
*
Koca koca yazarlar demokrasi,hak-hukuk filan gibi koca koca laflar döşenirken yazmak istedim, başka seçeneği kalmayan, tavana asılı küçük kızı.
*
Bırakacak kimsesi olmadığı için kendi çocuğunu kucaklayıp “adalet oylaması”na getiren ana-babalar okusun diye yazmak istedim... Karar verirken, başkalarının çocuklarını da kucaklasınlar diye.
*
Yoksa, senden olan senden olmayan’ların listesini manşetlere assan n’olur asmasan n’olur. 




18 Ekim 2010 Pazartesi

ZEKİ ADAMIN KÖRLÜĞÜ -Platon bir gün bara girer

ZEKİ ADAMIN KÖRLÜĞÜ Holmes Watson’la birlikte kamp yapmaktadır.
Gecenin geç bir saatinde Holmes uyanır ve Dr. Watson’ı dürter. “Watson” der, “göğe bak ve bana ne gördüğünü söyle.”
“Milyonlarca yıldız görüyorum” der Watson.
Holmes sorar:
“Peki bundan ne sonuca varıyorsun?”
Watson biraz düşündükten sonra şu cevabı verir:
“Astronomik açıdan milyonlarca galaksi. Ve muhtemelen milyarlarca gezegen bulunduğu sonucuna varıyorum. Astrolojik açıdan Satürn’ün Aslan burcuna girdiğini görüyorum. Zamansal açıdan saatin yaklaşık üçü çeyrek geçtiğini kestirebiliyorum. Meteorolojik açıdan yarının harika geçeceğini düşünüyorum. Teolojik açıdansa Tanrı’nın her şeye gücünün yettiğini ve bizim minnacık olduğumuzu çıkarabiliyorum. E, peki sen ne sonuca vardın Holmes?”
Holmes cevap verir:
“Birisi çadırımızı çalmış dostum.”
SONUÇ: Bu adam bilimsel bilgisiyle çok etkileyicidir. Ancak bilimsel bilgi gerçeği aydınlatmaya yetmez. Müthiş bir körlüğe yol açabilir. O bilimsel bilgi gerçeği örter.
3) KENDİSİNİ DE BAŞKALARINI DA KANDIRAN ADAM
Kızılderililer sonbaharda yeni seçilen genç büyücüye gidip sorarlar:
- Bu kış nasıl geçecek?
Modern dünyanın adetleriyle yetişmiş genç büyücü eskilerin sırlarını bilmediği için kışın nasıl geçeceği konusunda hiçbir fikre sahip değildir.
Ne olur ne olmaz diye işi sağlama almak ister:
“Bu kış sert geçecek!”
Sonra kendisi de merak edip meteorolojiyi arar:
- Sizce bu kış nasıl geçecek?
Meteorolog “Sert geçecek gibi görünüyor” der. Bu söz üzerine genç büyücü kabileye haber gönderir:
“Kış çok sert geçebilir.”
Kabile tekrar odun toplamaya başlar.
Genç büyücü bir süre sonra meraklanıp meteorolojiyi yine arar:
- Bir gelişme var mı, durum nedir?
Yetkili cevap verir:
- Valla bu kış daha öncekilere benzemeyecek galiba. Çok sert geçecek.
Genç büyücü kabileyi toplar:
“Daha çok odun toplayın, kış çok sert geliyor!”.
Kabile ormana yayılır, harıl harıl odun toplamaya başlar.
Bir süre sonra büyücü meteorolojiyi tekrar arar.
- Bir değişiklik var mı?
Yetkili “Valla ben böylesini görmedim. Feci bir kış geliyor” der.
Genç büyücü “Hayret!” der, “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”
Meteorolog, biraz da endişeyle “Kızılderililer” der, “Harıl harıl odun topluyorlar. Hiç bu kadar toplamamışlardı.”
SONUÇ: Şu aralar içine düştüğümüz kamplaşmalarda, işte bu adam etkili oluyor. Kandırmacası başka kamplarda gerçekmiş gibi algılandığı için bu adam hem kendisini hem başka kampları tetikliyor.
4) GERÇEĞİ BİR TUZAK GİBİ KULLANAN ADAM
Sanık cinayet suçuyla yargılanmaktadır. Suçluluğunu gösteren ciddi kanıtlar bulunmasına rağmen ortada ceset yoktur. Savunma avukatı kapanış konuşmasında jüriyi etkilemek için bir numara çekmeye karar verir.
Baylar bayanlar” der, “Sizlere bir sürprizim var. Bir dakika içinde öldüğü düşünülen şahıs mahkeme salonuna gelecek.”
Sözlerini bitirir bitirmez salonun kapısına bakar. Şaşakalan jüri üyeleri de bakışlarını heyecanla kapıya çevirirler. Bir dakika geçer, hiçbir şey olmaz. Avukat sonunda, “Aslında” der, “öldüğü sanılan şahsın geleceğini ben uydurdum. Ama sonuçta hepiniz bir beklenti içinde kapıya baktınız. Bu da bu davada birinin bir cinayete kurban gittiği konusunda akla yatkın ölçüde  kuşku taşıdığınızı gösterir. Bu durumda “suçsuz” kararı vermenizi talep ediyorum.”
Az sonra jüri kararı açıklar:
“Suçlu!”
Avukat ayağa fırlar:
“Nasıl olur? Az önce hepiniz kapıya baktınız.”
Jüri sözcüsü, “Evet hepimiz baktık” der, “ama bir tek müvekkiliniz bakmadı.”
Platon bir gün bara girer kitabından

GERÇEĞİ BİR TUZAK GİBİ KULLANAN ADAM

GERÇEĞİ BİR TUZAK GİBİ KULLANAN ADAM Sanık cinayet suçuyla yargılanmaktadır. Suçluluğunu gösteren ciddi kanıtlar bulunmasına rağmen ortada ceset yoktur. Savunma avukatı kapanış konuşmasında jüriyi etkilemek için bir numara çekmeye karar verir.
Baylar bayanlar” der, “Sizlere bir sürprizim var. Bir dakika içinde öldüğü düşünülen şahıs mahkeme salonuna gelecek.”
Sözlerini bitirir bitirmez salonun kapısına bakar. Şaşakalan jüri üyeleri de bakışlarını heyecanla kapıya çevirirler. Bir dakika geçer, hiçbir şey olmaz. Avukat sonunda, “Aslında” der, “öldüğü sanılan şahsın geleceğini ben uydurdum. Ama sonuçta hepiniz bir beklenti içinde kapıya baktınız. Bu da bu davada birinin bir cinayete kurban gittiği konusunda akla yatkın ölçüde  kuşku taşıdığınızı gösterir. Bu durumda “suçsuz” kararı vermenizi talep ediyorum.”
Az sonra jüri kararı açıklar:
“Suçlu!”
Avukat ayağa fırlar:
“Nasıl olur? Az önce hepiniz kapıya baktınız.”
Jüri sözcüsü, “Evet hepimiz baktık” der, “ama bir tek müvekkiliniz bakmadı.”
SONUÇ: Bu adam kurduğu gerçeği size öyle bir sunar ki; onu bir tuzak gibi kullanır. Ve sizi öylesine avlar ki; gerçek sandığınız duruma bir tuzağa düşer gibi kapılırsınız. Bu nedenle uzun süre o durumu savunan hatta o durum için kendini feda eder bir çizgiye gelirsiniz.

Bu adamı tanıdınız mı? fatih cekirge

Bu adamı tanıdınız mı?


BU hafta size bir adamı anlatacağım.


Siyasetin dışından ama hayatın tam ortasından bir adam.
“Platon bir gün bara girer” kitabından çıkardım bu adamı. Oradaki öykülerden getirdim.
Okuduktan sonra önce aynaya sonra etrafınıza bakın. Bakalım tanıyacak mısınız o adamı.
1) HER DURUMU KENDİNE YONTAN ADAM
Adam bara girer ve üç bardak bira ister. Barmen üç bardak birayı verir. Ve gülerek şöyle der:
“Her defasında bir bardak isteseniz. Sonra diğerleri ısınmaz.”
Adam, “Biliyorum” der ve devam eder:
“Biz üç kardeşiz. Birisi Amerika’da diğeri Avustralya’da. Ayrılırken geçmiş günlerin anısına gittiğimiz barda böyle içmek için karar verdik. Yani diğer iki bardak kardeşlerim için.”
Barmen “Ne hoş” der.
Aradan aylar geçer. Adam barın müdavimi olur. Bir akşam yine bara gelir. Ve iki bardak bira ister. Barmen üzgün üzgün bakar. “Başınız sağolsun” der.
Adam gülerek cevap verir:
“Yok düşündüğünüz gibi değil. Ben din değiştirip Mormon oldum. Bana artık alkol yasak. Bu iki bardak kardeşlerim için.”
SONUÇ: Nalıncı keseriyle yaşayan bu adam, her durumu kendisine göre yontabilir. Üstelik bu kandırmacayı da inanarak yapar. Ve sizi de kandırır. 
2) ZEKİ ADAMIN KÖRLÜĞÜ
Holmes Watson’la birlikte kamp yapmaktadır.
Gecenin geç bir saatinde Holmes uyanır ve Dr. Watson’ı dürter. “Watson” der, “göğe bak ve bana ne gördüğünü söyle.”
“Milyonlarca yıldız görüyorum” der Watson.
Holmes sorar:
“Peki bundan ne sonuca varıyorsun?”
Watson biraz düşündükten sonra şu cevabı verir:
“Astronomik açıdan milyonlarca galaksi. Ve muhtemelen milyarlarca gezegen bulunduğu sonucuna varıyorum. Astrolojik açıdan Satürn’ün Aslan burcuna girdiğini görüyorum. Zamansal açıdan saatin yaklaşık üçü çeyrek geçtiğini kestirebiliyorum. Meteorolojik açıdan yarının harika geçeceğini düşünüyorum. Teolojik açıdansa Tanrı’nın her şeye gücünün yettiğini ve bizim minnacık olduğumuzu çıkarabiliyorum. E, peki sen ne sonuca vardın Holmes?”
Holmes cevap verir:
“Birisi çadırımızı çalmış dostum.”
SONUÇ: Bu adam bilimsel bilgisiyle çok etkileyicidir. Ancak bilimsel bilgi gerçeği aydınlatmaya yetmez. Müthiş bir körlüğe yol açabilir. O bilimsel bilgi gerçeği örter.
3) KENDİSİNİ DE BAŞKALARINI DA KANDIRAN ADAM
Kızılderililer sonbaharda yeni seçilen genç büyücüye gidip sorarlar:
- Bu kış nasıl geçecek?
Modern dünyanın adetleriyle yetişmiş genç büyücü eskilerin sırlarını bilmediği için kışın nasıl geçeceği konusunda hiçbir fikre sahip değildir.
Ne olur ne olmaz diye işi sağlama almak ister:
“Bu kış sert geçecek!”
Sonra kendisi de merak edip meteorolojiyi arar:
- Sizce bu kış nasıl geçecek?
Meteorolog “Sert geçecek gibi görünüyor” der. Bu söz üzerine genç büyücü kabileye haber gönderir:
“Kış çok sert geçebilir.”
Kabile tekrar odun toplamaya başlar.
Genç büyücü bir süre sonra meraklanıp meteorolojiyi yine arar:
- Bir gelişme var mı, durum nedir?
Yetkili cevap verir:
- Valla bu kış daha öncekilere benzemeyecek galiba. Çok sert geçecek.
Genç büyücü kabileyi toplar:
“Daha çok odun toplayın, kış çok sert geliyor!”.
Kabile ormana yayılır, harıl harıl odun toplamaya başlar.
Bir süre sonra büyücü meteorolojiyi tekrar arar.
- Bir değişiklik var mı?
Yetkili “Valla ben böylesini görmedim. Feci bir kış geliyor” der.
Genç büyücü “Hayret!” der, “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”
Meteorolog, biraz da endişeyle “Kızılderililer” der, “Harıl harıl odun topluyorlar. Hiç bu kadar toplamamışlardı.”
SONUÇ: Şu aralar içine düştüğümüz kamplaşmalarda, işte bu adam etkili oluyor. Kandırmacası başka kamplarda gerçekmiş gibi algılandığı için bu adam hem kendisini hem başka kampları tetikliyor.
4) GERÇEĞİ BİR TUZAK GİBİ KULLANAN ADAM
Sanık cinayet suçuyla yargılanmaktadır. Suçluluğunu gösteren ciddi kanıtlar bulunmasına rağmen ortada ceset yoktur. Savunma avukatı kapanış konuşmasında jüriyi etkilemek için bir numara çekmeye karar verir.
Baylar bayanlar” der, “Sizlere bir sürprizim var. Bir dakika içinde öldüğü düşünülen şahıs mahkeme salonuna gelecek.”
Sözlerini bitirir bitirmez salonun kapısına bakar. Şaşakalan jüri üyeleri de bakışlarını heyecanla kapıya çevirirler. Bir dakika geçer, hiçbir şey olmaz. Avukat sonunda, “Aslında” der, “öldüğü sanılan şahsın geleceğini ben uydurdum. Ama sonuçta hepiniz bir beklenti içinde kapıya baktınız. Bu da bu davada birinin bir cinayete kurban gittiği konusunda akla yatkın ölçüde  kuşku taşıdığınızı gösterir. Bu durumda “suçsuz” kararı vermenizi talep ediyorum.”
Az sonra jüri kararı açıklar:
“Suçlu!”
Avukat ayağa fırlar:
“Nasıl olur? Az önce hepiniz kapıya baktınız.”
Jüri sözcüsü, “Evet hepimiz baktık” der, “ama bir tek müvekkiliniz bakmadı.”
SONUÇ: Bu adam kurduğu gerçeği size öyle bir sunar ki; onu bir tuzak gibi kullanır. Ve sizi öylesine avlar ki; gerçek sandığınız duruma bir tuzağa düşer gibi kapılırsınız. Bu nedenle uzun süre o durumu savunan hatta o durum için kendini feda eder bir çizgiye gelirsiniz.
NEDEN BU ADAM?
Evet, bu hafta size hayatın tam ortasından bir adam gönderiyorum.
Neden mi?
Çünkü Türkiye’nin yıllarca içine düştüğü tartışmaların, korkuların arkasında hep bu adam var.
Bizi yıllarca, “Komünizim geliyor” diye bu adamın kurduğu kandırmaca korkutmadı mı?
Bu adam yüzünden halkı aç, silahları çok bir millet olmadık mı?
Bu adam yüzünden “bilimsel toplum” olmayı hedeflemek yerine “asker millet” olmakla  övünmedik mi?
Ermeni iddiaları böyle bir korku ve kandırmacayla önümüze konmadı mı?
Yıllarca “Kürt yoktur. Karda yürürken çıkan kart kurt sesi vardır” diyen işte bu adam değil miydi?
Gerçeği bir tuzak gibi kullanan bu adam yüzünden komşularımızı “tehdit” ilan etmedik mi?
Bu adam yüzünden sınırlarımızı ticaret sahası yerine mayınlı saha ilan etmedik mi?
İşte bu yüzden bu adamı iyi tanıyın diyorum.
Bakın bakalım görebiliyor musunuz?

17 Ekim 2010 Pazar

Müslüman gibi Hıristiyanlar - hasan pulur hürriyet

Müslüman gibi Hıristiyanlar

17 Ekim 2010
Bazen tarih sayfalarını karıştırırken, aradığımız bir sorunun cevabını buluruz.
Örneğin, “Osmanlı’nın son döneminde bu gidişin iyi gidiş olmadığını, kendimize gelmemiz gerektiğini söyleyenler hiç çıkmamış mı?” deriz.
Çıkmaz olur mu?
Padişah Sultan Aziz döneminde İstanbul Şehremini, Belediye Başkanı Ömer Faiz Efendi.
Ömer Faiz Efendi, Sultan Aziz’in Londra ve Paris gezilerine katılmış, sadrazam, yani Başbakan Ali Paşa ona bir ödev vermiş:
“Gördüklerini, işittiklerini, izlenimlerini yaz!”
Ömer Faiz Efendi de “Ruzname”yi yazmaya başlamış...
Yalnız sadrazamdan, gördüklerini yazdığı için cezalandırılacaksa, sürgün edilecekse, Avrupa’nın herhangi bir şehrindeki bir sefaretimize sürülmesini, imamlık yapabileceğini söylemiş. Ali Paşa da, şehreminin ne demek istediğini anlamış...
Avrupa gezisinden döndükten sonra Sadrazam Ali Paşa Bebek’teki yalısında bir davet verir, hem geziye katılanları, hem de katılmayan devlet büyüklerini çağırır, herkese sırasıyla söz verir, Avrupa’yı nasıl bulmuşlardır?
Ömer Faiz Efendi izlenimlerine “Paşa hazretleri bu memleketlerden her şeyi alalım, hatta Müslümanlığı bile...” diyerek başlar.
Herkes şaşırır, bu ne demektir!
*  *  *

Ömer Faiz Efendi devam eder:
“Evet Paşa Hazretleri, evet efendimiz, Müslümanlığı dahi bu memleketlerden alalım; çünkü onlar, ilim, irfan, medeniyet, çalışkanlık, adalet, müsavatları ile Müslümanlığın asıl emirlerini, Hıristiyan oldukları halde tatbik ediyorlar, yani bilmeden hidayete mazhar olmuşlar. Böylelikle diyar-ı küfür olarak onlardan en çok çekindiğimiz ve sakındığımız sebep biz Osmanlılar, medeniyet, refah ve umranın bizler için nasıl manevi ve dini vazife-i asliye olduğunu idrak edersek, evet efendimiz gerisi kolay çünkü şahsi ve cemi olarak vasfımız onlardan üstün... Cehaleti bırakıp ilmi, iptidailiği bırakıp medeniyeti, tembelliği bırakıp çalışkanlığı, el emeği biçareliğini bırakıp makineyi, şehirlerde ve köylerde pisliği bırakıp temizliği, üfürüğü bırakıp ilacı, deveyi bırakıp treni, yelkeni bırakıp uskurlu gemiyi alır, kadın-erkeğimizle birlikte ve beraber ‘tam millet’ olursak hem dinimizin, hem devletimizin bekasını ve izz-ü şan ile devamını temin ederiz. Evvela buna karar verelim, bunun asli ve ulvi vazifemiz olduğunu idrak ve kabul edelim.”
*  *  *

Ali Paşa, yakın dostu İstanbul Şehremini Ömer Faiz Efendi’nin istediği “ceza”yı verir, Paris’e gönderir. Ömer Faiz Efendi bu ikinci seyahatinden unutulmaz hatıralarla döner.
Çok sevdiği dostları Fuad ve Ali paşaların vakitsiz ölümleri Ömer Faiz Efendi’yi çok sarstı. Mithat Paşa ile birlikte Bağdat’a gitti, onun kapı kethüdası oldu. Mithat Paşa’nın azlinden sonra büsbütün yalnız kaldı, inzivaya çekildi, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın kötü idaresiyle ülkenin sarsıldığı 1975’te öldü, İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi’ne gömüldü.
Bu olaydan, yani kıssadan bir hisse çıkar mı?
Kim Ömer Faiz Efendi gibi lafa girebilir ki?



9 Ekim 2010 Cumartesi

O korkuyu kimseye anlatamam özdemir ince -hürriyet


KUSURA bakılmasın, ben ne demiştim, ne yazmıştım diye soracağım: Hürriyet Gazetesi’nde tamı tamına 11 yıldır “anadilde öğretim”in gerçek ve doğru anlamının ne olduğunu yazıyorum. Toplasam ve yayımlasam bir kitap olur.

Neredeyse, yapmayın, etmeyin, insanlara boş yere umut vermeyin, diye yazıyordum: Kopenhag kriterleri arasında “Anadilde eğitim-öğretim hakkı yoktur, ama yerel dillerin öğrenilmesinin önündeki engellerin kaldırılması vardır” diyordum. Kimse inanmıyordu bana. Bu iki kavram ve hak arasındaki farkı anlatmak için yıllarca uğraştım. Yukarıda yazdığım gibi, yazdıklarım bir kitap olur. Gazeteciler, siyasetçiler, iktidar ve muhalefet öğrenip doğru anlamını kullanmaya başladıktan sonra bu konuda bir kez daha yazı yazmak zorunda kalmayacağımı düşünmeye başlamıştım. Meğer yanılmışım.

MASADAKİ ANA YEMEK

“Anadilde eğitim-öğretim” yanılsamasının (hayalinin) bir gün görüşme masasına ana yemek olarak geleceğini biliyordum. Görüşmeci taraflar anlaşsa-uyuşsa bile “anadilde eğitim-öğretim hakkı”na koşullanmış, koşullandırılmış halka gerçek ve doğruları anlatamazsınız artık. Özellikle de genç kuşaklara. Ben bu anlattığım gerçeklerde herhangi bir şeyin yanında ve karşısında değilim. Bunu daha önce de yazdım:

1. Anadilde eğitim-öğretim hakkı üniter devletlerde mümkün değildir. Çünkü Çocuk Yuvalarından Üniversite’nin sonuna kadar anadilde eğitim-öğretim hakkı anlamına gelir. Başka anlama geliyorsa, biri bunu örnek göstererek mutlaka kanıtlamalıdır.

Bir birey, kendi anadilinin resmi dil olmadığı bir toprakta, 4 yaşından 25-30 yaşına kadar kendi anadilinde eğitim ve öğretim görecek, yapacağı mesleği anadilinde öğrenecek, sonra nasıl iş bulup çalışacak, kendi anadilini çalışma hayatında nasıl kullanacak?

Ayrı devlet, federasyon istemenin dolaylı, üstü kapalı şekli anadilde eğitim-öğretim hakkı istemektir. Ben bu hakkın ne yanında ne de karşısındayım. Ama ne anlama geldiğini açıklamak zorundayım. Ancak nasıl intihar etmesi gerektiğini kimseye öğret(e)mem.

KÜRTLERİN SEÇİMİ
2. Anadili özgürce öğrenme hakkı: Bu hak Kopenhag kriterleri arasında bulunuyor. Bu nasıl gerçekleştirilip uygulanabilir, Kürtçe konusunda bu tartışılmalıdır. Bu hak ve bu hakkın kullanılması üniter devletin üniterliğine karşı değildir. Ama nasıl uygulanacak, eğitim-öğretim seçmeli mi yoksa çift dilli mi olacak? Çift dilli eğitim-öğretim bana fantezi gibi geliyor. Başlangıç olarak en basit ve en kabul edilebilir olanı: Seçmeli ders.

Bu yazıda iki gerçeğin altını çizeceğim:

A. Anadil konusunda atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Doğru ya da yanlış kendilerini bir ulus olarak gören Kürtler ile devletin ilişkisi bugünkü gibi süremez. Kürtlerin siyasal niyetini öğrenmek yukarıda açıkladığım iki haktan hangisini seçeceklerine bağlı.

B. Üniversite öğretim üyeleri bu konuda söz alırken son derece dikkatli olmalı. Bir devleti iki, üç resmi dilli kurabilirsiniz ama tek resmi dille kurulmuş bir devleti bir operasyonla iki resmi dilli yapamazsınız. Devleti bölersiniz! Kusura bakmasınlar, bu konularda söz alan akademisyenlerin cehaleti şaşırtıyor beni.

Televizyonların koyu telveli cehaleti ise hiç şaşırtmıyor.

Et’liye süt’lüye karışmayın... Türbanı kaşıyın.yılmaz ozdil

Et’liye süt’lüye karışmayın... Türbanı

kaşıyın


Kapıları cart diye açtılar.
Kesi hayvanı getirildi.

Besi hayvanı getirildi.

Yetmedi, et ithal edildi.

Şimdi?

Süt ithalatına izin verildi.

*

ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli halk masalı var...

*

Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, buğdayı ekmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, “İş başa düştü” der, kendi eker, büyütür, öğütür, ekmek yapar, “Beraber yiyelim mi?” diye sorunca, ekimine yardım etmeyen öbür hayvanlar sofraya oturmaya kalkar... Gülümser, “Yok öyle yağma” der, lokma bile vermez.
*
Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar, ders alır, çalışmayana ekmek mekmek olmadığını kavrar.

*

E herkes çocuk değil tabii... Küreselleşme karşıtı oldukları için ha bire sopalanan aktivistler, bu masalı revize edip, UNICEF’in sitesinde yayınladılar.
Ki, öbür ülkelerin büyükleri okusun!

*
Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, yardım ister... Ördek “Boş ver buğdayı, kahve tohumu satayım, acayip para kazanır istediğin kadar buğday alırsın” der. Domuz “Kahve ek, ben pazarlarım” diye seslenir. Fare ise, “Kahve ekmen için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.

*

Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar, “Kahve ekmem için kim yardım edecek” diye sorar... Ördek “Gübre satayım, çabuk büyür” der. Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir. Fare ise, “Gübre ve ilaç alman için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.

*

Neticede hasat vakti gelir, kırmızı ibikli küçük tavuk “N’apacağım ben şimdi bu kahveyi” diye sorar... Ördek “Paketlemek için fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir. Domuz “Herkes kahve ekti, fiyatlar düştü, beş para etmez maalesef” diye seslenir. Fare ise, “Borcunu öde artık” der!

*

Kırmızı ibikli küçük tavuk ibiği kaptırdığını fark edince, “Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar... Ördek “Ekmek var da, paran var mı” diye sorar. Domuz “Herkes kahve ekti, buğday kalmadı, kusura bakma” der. Fare ise, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan, artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin verebilirim” diye akıl verir.
*
Şimdilerde, bizim kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisinin olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş... Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek’le domuz’un fare’yle ortak olduğunu öğrenmiş!

*

Böyle bu işler.

*

“Masal çok uzun, okuyamam” diyenler için, bi de kısacık fıkrası var...

*

Elmayla elmaşekeri yolda karşılaşmışlar. Elma jest olsun diye “Elbisen ne güzel” demiş. Elmaşekeri havaya girmiş, “Armani” demiş. Elma gülümsemiş: “Kıçındaki kazıktan belli!”

3 Ekim 2010 Pazar

Ruz-ı mahşerde...m.asık - hürriyet

Ruz-ı mahşerde...



03 Ekim 2010


Hikâye bu ya... Mahşer gününde sorgu sırası CHP yöneticilerine gelmiş... Sorguyu bizzat partinin kurucusu Atatürk yapmış:


- Efendiler CHP’nin yönetimi bir süre size verilmiş ama pek garip davranmışsınız.


- Ne gibi efendim?


- Mesela Kürtlerle özerk yönetim pazarlıkları yapılırken ortalarda görünmemişsiniz.


- Onu fark edemedik efendim...


- Mesela ÖSYM çökmüş, gençler perişan olmuş, ilgilenmemişsiniz...


- Vaktimiz olmadı efendim...


- İşsizlikle, açlıkla yolsuzlukla uğraşmayı da bırakmışsınız...


- Bir - iki demeç verdik efendim...


- Gazeteciler, sendikacılar, generaller, bilim adamları uydurma suçlarla cezaevlerine atılmış pek oralı olmamışsınız... Mahkemeleri izlemeyi bırakmışsınız...


- Doğrudur efendim pek ilgilenemedik...


- Tarım çökmüş, hayvancılık bitmiş umurunuzda bile olmamış...


- Bir arkadaşımız panelde konuştu ama doğru, yetmedi efendim.


- Çevre katliamlarıyla savaşan vatandaşları yalnız bırakmışsınız.


- Doğru ilgilenemedik...


- Peki efendiler siz o sırada ne işle meşguldünüz?


- Biz o sırada üniversitedeki türban sorununu çözmekle meşguldük efendim... Üniversitelerimize daha çok türbanlı hanım girmesi için çalışıyorduk...


- İyi de beyler o mesele de çözülmüşmüş... Zaten kızlar artık derslere türbanla girebiliyormuş.


- Evet ama alttan mı bağlanacak üstten mi bağlanacak o konu henüz çözülmemişti. Biz sorunun o kısmıyla meşguldük diğer sorunlardan pek haberdar olamadık efendim...

22 Eylül 2010 Çarşamba

Laikliğin amacı .. özdemir ince

Laikliğin amacı

19 AĞUSTOS 2010 tarihli Akşam Gazetesi’nden öğrendim, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can “Darbe Yargısının Sonu, Karargâh Yargısından Halkın Yargısı”na (Timaş Yayınları) adlı bir kitap yayınlamış. Osman Can, kitapta “CHP, ordu, üniversite ve yargının darbe koalisyonu yaptığı”nı öne sürüyormuş.

Ercan Sarıkaya’nın haberinde belirttiğine göre, yazar kitapta “Hastane iyileştirmeli, bıçak kesmeli, yargı adalet dağıtmalıdır. Laiklik ise ayrı bir trajedi. Bu noktada şu soru haklılık kazanmıyor mu? Peki laiklik ne işe yarar? Laikliğin amacı özgürlük değilse değeri var mıdır? Kuşkusuz yoktur” diye söyleniyormuş.

LAİKLİK SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DEĞİLDİR

Benim için sadece bu cümle yeter. “Laiklik” benim için turnusoldur. Osman Can’ın bu cümlesi, laiklik konusunda, laiklik felsefesi konusunda ciddi kitaplar okumadığını gösteriyor. İlk öğrenmesi gereken doğru şu: Laiklik sınırsız özgürlük değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!

İkincisi: Laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar.

Böyle iddialı bir hukukçu yazarın okuması gereken dört kitap var. Yazarı Henri Pena-Ruiz. Bunları okumadan olmaz:

1. “Dieu et Marianne, Philosophie de la la’cité” (PUF Yayınevi, 1999)

2. “Qu’est-ce que la la’cité?” (Editions Gallimard, 2003)
“Laiklik Nedir?” (Gendaş Kültür)

3. “La La’cité” (Flammarion, 1998)

4. “La La’cité pour l’égalité” (Mille et une nuits, 2001)

Laikliğin özgürlük olduğunu sananlar genellikle onu ABD sekülarizmi ile karıştırırlar. Oysa sekülarizmin laiklik ile uzaktan ve yakından ilgisi, ilişkisi yoktur.

Ayrıca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından da çok daha başka bir şeydir.

Laiklik elbette bütün dinlere eşit mesafede durur, dinlerin birbirleri üzerine, bireyler ve toplumlar üzerinde baskı kurmasına engel olur.

Laik bir ülkede, “Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede” türünden cümleler kurulamaz.

KAFALARINA GÖRE TANIMLAMAK İSTİYORLAR

Henri Pena-Ruiz “Tanrı ve Marianne”da (Dieu et Marianne) şöyle yazıyor: “Fransa’da laiklik Protestan ve Yahudi müminler için gerçek bir kurtuluş oldu” (“En France, la la’cité fut une véritable libération pour les Protestants et les Juifs croyants”).

Laiklik Fransa’da Katoliklik’i sınırlandırarak Protestan ve Yahudi müminleri özgürlüklerine kavuşturmuş, onları Katoliklik’in baskısından kurtarmıştır. Bunu Katoliklik’i sınırlandırarak başarmıştır. Laiklik özgürlük değildir! Laiklik kurtarıcıdır, özgürleştiricidir.

Laiklikte Yüzde 99=Yüzde 1’dir. Laiklik aynı zamanda eşitlik ve özgürlüğün, barış ve dirlik düzenliğin temellerini oluşturur. Ülkemizin İslamcıları eşitlik, özgürlük, barış ve anlaşmaya inanmadıkları, böyle bir düzene karşı oldukları için laikliği kendi kafalarına göre yeniden tanımlamak istemektedirler. Hukukçu yazar da öyle!


19 AĞUSTOS 2010 tarihli Akşam Gazetesi’nden öğrendim, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can “Darbe Yargısının Sonu, Karargâh Yargısından Halkın Yargısı”na (Timaş Yayınları) adlı bir kitap yayınlamış. Osman Can, kitapta “CHP, ordu, üniversite ve yargının darbe koalisyonu yaptığı”nı öne sürüyormuş.

Ercan Sarıkaya’nın haberinde belirttiğine göre, yazar kitapta “Hastane iyileştirmeli, bıçak kesmeli, yargı adalet dağıtmalıdır. Laiklik ise ayrı bir trajedi. Bu noktada şu soru haklılık kazanmıyor mu? Peki laiklik ne işe yarar? Laikliğin amacı özgürlük değilse değeri var mıdır? Kuşkusuz yoktur” diye söyleniyormuş.

LAİKLİK SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DEĞİLDİR

Benim için sadece bu cümle yeter. “Laiklik” benim için turnusoldur. Osman Can’ın bu cümlesi, laiklik konusunda, laiklik felsefesi konusunda ciddi kitaplar okumadığını gösteriyor. İlk öğrenmesi gereken doğru şu: Laiklik sınırsız özgürlük değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!

İkincisi: Laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar.

Böyle iddialı bir hukukçu yazarın okuması gereken dört kitap var. Yazarı Henri Pena-Ruiz. Bunları okumadan olmaz:

1. “Dieu et Marianne, Philosophie de la la’cité” (PUF Yayınevi, 1999)

2. “Qu’est-ce que la la’cité?” (Editions Gallimard, 2003)
“Laiklik Nedir?” (Gendaş Kültür)

3. “La La’cité” (Flammarion, 1998)

4. “La La’cité pour l’égalité” (Mille et une nuits, 2001)

Laikliğin özgürlük olduğunu sananlar genellikle onu ABD sekülarizmi ile karıştırırlar. Oysa sekülarizmin laiklik ile uzaktan ve yakından ilgisi, ilişkisi yoktur.

Ayrıca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından da çok daha başka bir şeydir.

Laiklik elbette bütün dinlere eşit mesafede durur, dinlerin birbirleri üzerine, bireyler ve toplumlar üzerinde baskı kurmasına engel olur.

Laik bir ülkede, “Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede” türünden cümleler kurulamaz.

KAFALARINA GÖRE TANIMLAMAK İSTİYORLAR

Henri Pena-Ruiz “Tanrı ve Marianne”da (Dieu et Marianne) şöyle yazıyor: “Fransa’da laiklik Protestan ve Yahudi müminler için gerçek bir kurtuluş oldu” (“En France, la la’cité fut une véritable libération pour les Protestants et les Juifs croyants”).

Laiklik Fransa’da Katoliklik’i sınırlandırarak Protestan ve Yahudi müminleri özgürlüklerine kavuşturmuş, onları Katoliklik’in baskısından kurtarmıştır. Bunu Katoliklik’i sınırlandırarak başarmıştır. Laiklik özgürlük değildir! Laiklik kurtarıcıdır, özgürleştiricidir.

Laiklikte Yüzde 99=Yüzde 1’dir. Laiklik aynı zamanda eşitlik ve özgürlüğün, barış ve dirlik düzenliğin temellerini oluşturur. Ülkemizin İslamcıları eşitlik, özgürlük, barış ve anlaşmaya inanmadıkları, böyle bir düzene karşı oldukları için laikliği kendi kafalarına göre yeniden tanımlamak istemektedirler. Hukukçu yazar da öyle!

Kimdir Menderes (2) tufan türenc

Kimdir Menderes (2)



1950-1960 arası Türkiye’yi on yıl süreyle yöneten Başbakan Adnan Menderes’i bugünkü nesillerin tanıması için anlatmaya devam edelim.

Çok çapkın bir insandı. İktidara geldiği ilk yıl bir kokteylde o dönemin en ünlü ve güzel opera sanatçısı Soprano Ayhan Aydan’a rastladı ve anında âşık oldu.
Derhal yanına giderek ondan çok etkilendiğini söyledi ve ünlü sopranoyu kolundan tuttuğu gibi terasa çıkararak ona ilan-ı aşk etti.

Ayhan Hanım evliydi. Adnan Menderes bunu hiç önemsemedi ve onu kocasından boşattı. O sırada Adnan Bey 50, Aydan ise 25 yaşındaydı.

Genç operacı da kısa sürede bu karizmatik adamın etkisine girdi ve ona âşık oldu. 

Yassıada Mahkemesi’nde tanık olarak çağrılan Aydan, Menderes’e âşık olduğunu, kendi isteğiyle ondan hamile kaldığını ancak çocuğunun ölü doğduğunu anlattı.

“Yaşadıklarımdan pişman değilim, çünkü onu hâlâ seviyorum” dedi.

Menderes’in aynı dönemde İstanbul’da da bir sevgilisi vardı. Roman yazarı Suzan Sözen. O da çok güzel bir kadındı ve İstanbul Emniyet Müdürü ile evliydi.
Başbakan İstanbul’a geldiği zaman mutlaka Sözen’in Nişantaşı’ndaki evine gider, çoğu kez orada kalırdı.

* * *

Menderes aklına koyduğunu yapan bir insandı. Milliyetçiydi. Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütü EOKA’ya karşı Türk yeraltı örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdurdu ve adaya gizlice silah gönderdi.

Kıbrıs olaylarında Rumlarla çarpışan “Mücahitler” Türk Mukavemet Teşkilatı’nın yetiştirdiği milislerdi.

Menderes dönemin ünlü politikacısı Millet Partisi Lideri Osman Bölükbaşı’na oy veren memleketi Kırşehir’i haritadan silmeye karar verdi ve orayı ilçe yaptı.

Bir ili ilçe yapacak kadar kızmasının nedeni şuydu: O dönemde geçerli olan seçim sistemine göre bir ilde en çok oyu alan parti o ildeki bütün milletvekillerini çıkarmış sayılıyordu.

Menderes’in bütün baskılarına karşın Kırşehir, hemşerisi Osman Bölükbaşı’dan vazgeçmiyor, oylarını onun partisine veriyordu.

* * *

Menderes muhalefeti tümüyle silmek amacıyla Vatan Cephesi’ni kurdu. Radyolarda her gün saatlerce Vatan Cephesi’ne katılanların isimleri okunurdu. Üye olmayanların, hatta ölülerin bile isimleri okunurdu.

Suç icat edilerek politikacılar, gazeteciler, yazarlar sürekli hapse atılırdı.

Hemen her gün gazetelerin bazı bölümleri beyaz çıkardı. Son dakikada yasaklanan haber ve yazıların yerine başka haber ve yazı konamayacağı için o bölümler sayfalardan kazınırdı.      

Türkiye’nin dünyadaki imajını berbat eden 6-7 Eylül olaylarında Menderes hükümetinin çok büyük ihmali vardı.

Geç alınan önlemler nedeniyle olaylar çok büyüdü ve İstanbul’daki Rumların malları mülkleri yakılıp yıkılarak yağma edildi. Türkiye bunun faturasını çok ağır ödedi.

Menderes despotizminin belki de bardağı taşıran son damlası Tahkikat Komisyonu çılgınlığı oldu.

Başbakan o kadar kontrolden çıkmıştı ki Meclis’te iktidar milletvekillerinin üye olduğu, yargının bütün yetkilerine sahip bir mahkeme kurdurdu.

Demokrasilerde ve hukuk devletinde kabul edilemeyecek olan bu olay tam bir diktatörlüktü.

Tahkikat Komisyonu bir mahkeme gibi yargılama yapıyor ve mahkûmiyet kararı veriyordu.

Menderes’in hazırlattığı yasaya göre Tahkikat Komisyonu’nun kararlarına itiraz da edilemiyordu. Kararlar kesindi.

İşte Menderes’in demokrasisi böyleydi.

O bir konuşmasında muhalefete “Allah bana idam sehpası kurmayı inşallah nasip etmez” diye tehdit savuracak kadar da çıldırmıştı.

Ne acıdır ki bu çılgınlık onun felaketi oldu.     

Para - borsaile ilgili herşey

sitene html kodları

HTML KODLARI SEÇ BEĞEN

arama motoruna ücretsiz kayıt

URL Submitter - URL Kay�t
Google AllTheWeb BuildTurkey
InfoTiger Rediff ScrubTheWeb
EntireWeb ExactSeek Splatsearch
WhatUseek TrueSearch GigaBlast
-------------------------------------------------------------

ARAMA MOTORLARINA DİREK KAYIT

URL KAYDET. 1. http://search.yahoo.com/info/submit.html Yahoo! Search 2. http://search.msn.com/docs/submit.aspx?FORM=WSDD2 MSN 3. http://www.google.com/intl/en/addurl.html Google 4. http://www.about.com/gi/pages/homehc.htm#c4 About 5. http://www.dmoz.org/add.html Open Directory 6. http://www.accoona.com/submit.html Accoona 7. http://www.exactseek.com/add.html ExactSeek 8. http://www.scrubtheweb.com/addurl.html ScrubTheWeb 9. http://www.snap.com/about/site.php?last_link_type=about Snap 10. http://www.searchsight.com/submit.htm SearchSight 11. http://www.searchit.com/addurl.htm SearchIt 12. http://www.buzzle.com/suggest_basic2.asp Buzzle 13. http://www.entireweb.com/free_submission/ EntireWeb 14. http://www.whatuseek.com/addurl-secondary.shtml What U Seek 15. http://www.ezilon.com/ezilon_url_submission.htm Ezilon 16. http://www.gimpsy.com/gimpsy/searche...check_free.php Gimpsy 17. http://www.dirone.com/add_link_m.php dirOne 18. http://www.websquash.com/cgi-bin/sea...l?Mode=AnonAdd WebSquash 19. http://www.abilogic.com/how-to-suggest-a-site.php AbiLogic 20. http://addurl.amfibi.com/ Amfibi 21. http://www.01webdirectory.com/submit.htm 01WebDirectory 22. http://www.netinsert.com/en/insert.html NetInsert 23. http://www.mavicanet.com/ MavicaNET 24. http://www.searchhippo.com/addlink.php SearchHippo 25. http://www.worldsiteindex.com/ World Site Index 26. http://www.dailyorbit.com/add.htm DailyOrbit 27. http://www.nationaldirectory.com/addurl/ NationalDirectory 28. http://www.tygo.com/websites/FreeSubmitURL.aspx TYGO 29. http://www.mixcat.com/addurl.php MixCat 30. http://www.aeiwi.com/submit.html Aeiwi 31. http://www.illumirate.com/add_your_site_exp.cfm IllumiRate 32. http://www.infotiger.com/addurl.html Info Tiger 33. http://www.towersearch.com/addurl.php TowerSearch 34. http://www.splatsearch.com/submit.html SplatSearch 35. http://www.subjex.net/submit_url.html Subjex 36. http://www.qango.com/dir/addurl.html Qango 37. http://www.zeezo.com/Listings/New.aspx Zeezo 38. http://www.canlinks.net/addalink/ CanLinks 39. http://www.webbieworld.com/signup.asp WebbieWorld 40. http://www.searchking.com/add_new.htm SearchKing 41. http://www.amray.com/cgi/amray/addurl.cgi AMRAY 42. http://www.go4.it/listing.asp Go4.it 43. http://www.cipinet.com/addurl.html Cipinet 44. http://www.hedir.com/submit-help.html Hedir 45. http://www.walhello.com/addlinkgl.html Walhello 46. http://www.linketeria.com/submitsite.htm Linketeria 47. http://www.claymont.com/login/login.asp?img=y Claymont 48. http://www.jdgo.com/add.html JDGO 49. http://www.spheri.com/tc143as.php?sid=0 Sphericom 50. http://www.kaspie.com/web.html Kaspie