Bu Blogda Ara
9 Ekim 2010 Cumartesi
O korkuyu kimseye anlatamam özdemir ince -hürriyet
KUSURA bakılmasın, ben ne demiştim, ne yazmıştım diye soracağım: Hürriyet Gazetesi’nde tamı tamına 11 yıldır “anadilde öğretim”in gerçek ve doğru anlamının ne olduğunu yazıyorum. Toplasam ve yayımlasam bir kitap olur.
Neredeyse, yapmayın, etmeyin, insanlara boş yere umut vermeyin, diye yazıyordum: Kopenhag kriterleri arasında “Anadilde eğitim-öğretim hakkı yoktur, ama yerel dillerin öğrenilmesinin önündeki engellerin kaldırılması vardır” diyordum. Kimse inanmıyordu bana. Bu iki kavram ve hak arasındaki farkı anlatmak için yıllarca uğraştım. Yukarıda yazdığım gibi, yazdıklarım bir kitap olur. Gazeteciler, siyasetçiler, iktidar ve muhalefet öğrenip doğru anlamını kullanmaya başladıktan sonra bu konuda bir kez daha yazı yazmak zorunda kalmayacağımı düşünmeye başlamıştım. Meğer yanılmışım.
MASADAKİ ANA YEMEK
“Anadilde eğitim-öğretim” yanılsamasının (hayalinin) bir gün görüşme masasına ana yemek olarak geleceğini biliyordum. Görüşmeci taraflar anlaşsa-uyuşsa bile “anadilde eğitim-öğretim hakkı”na koşullanmış, koşullandırılmış halka gerçek ve doğruları anlatamazsınız artık. Özellikle de genç kuşaklara. Ben bu anlattığım gerçeklerde herhangi bir şeyin yanında ve karşısında değilim. Bunu daha önce de yazdım:
1. Anadilde eğitim-öğretim hakkı üniter devletlerde mümkün değildir. Çünkü Çocuk Yuvalarından Üniversite’nin sonuna kadar anadilde eğitim-öğretim hakkı anlamına gelir. Başka anlama geliyorsa, biri bunu örnek göstererek mutlaka kanıtlamalıdır.
Bir birey, kendi anadilinin resmi dil olmadığı bir toprakta, 4 yaşından 25-30 yaşına kadar kendi anadilinde eğitim ve öğretim görecek, yapacağı mesleği anadilinde öğrenecek, sonra nasıl iş bulup çalışacak, kendi anadilini çalışma hayatında nasıl kullanacak?
Ayrı devlet, federasyon istemenin dolaylı, üstü kapalı şekli anadilde eğitim-öğretim hakkı istemektir. Ben bu hakkın ne yanında ne de karşısındayım. Ama ne anlama geldiğini açıklamak zorundayım. Ancak nasıl intihar etmesi gerektiğini kimseye öğret(e)mem.
KÜRTLERİN SEÇİMİ
2. Anadili özgürce öğrenme hakkı: Bu hak Kopenhag kriterleri arasında bulunuyor. Bu nasıl gerçekleştirilip uygulanabilir, Kürtçe konusunda bu tartışılmalıdır. Bu hak ve bu hakkın kullanılması üniter devletin üniterliğine karşı değildir. Ama nasıl uygulanacak, eğitim-öğretim seçmeli mi yoksa çift dilli mi olacak? Çift dilli eğitim-öğretim bana fantezi gibi geliyor. Başlangıç olarak en basit ve en kabul edilebilir olanı: Seçmeli ders.
Bu yazıda iki gerçeğin altını çizeceğim:
A. Anadil konusunda atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Doğru ya da yanlış kendilerini bir ulus olarak gören Kürtler ile devletin ilişkisi bugünkü gibi süremez. Kürtlerin siyasal niyetini öğrenmek yukarıda açıkladığım iki haktan hangisini seçeceklerine bağlı.
B. Üniversite öğretim üyeleri bu konuda söz alırken son derece dikkatli olmalı. Bir devleti iki, üç resmi dilli kurabilirsiniz ama tek resmi dille kurulmuş bir devleti bir operasyonla iki resmi dilli yapamazsınız. Devleti bölersiniz! Kusura bakmasınlar, bu konularda söz alan akademisyenlerin cehaleti şaşırtıyor beni.
Televizyonların koyu telveli cehaleti ise hiç şaşırtmıyor.
Et’liye süt’lüye karışmayın... Türbanı kaşıyın.yılmaz ozdil
Et’liye süt’lüye karışmayın... Türbanı

kaşıyın
Kapıları cart diye açtılar.
Kesi hayvanı getirildi.
Besi hayvanı getirildi.
Yetmedi, et ithal edildi.
Şimdi?
Süt ithalatına izin verildi.
*
ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli halk masalı var...
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, buğdayı ekmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, “İş başa düştü” der, kendi eker, büyütür, öğütür, ekmek yapar, “Beraber yiyelim mi?” diye sorunca, ekimine yardım etmeyen öbür hayvanlar sofraya oturmaya kalkar... Gülümser, “Yok öyle yağma” der, lokma bile vermez.
*
Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar, ders alır, çalışmayana ekmek mekmek olmadığını kavrar.
*
E herkes çocuk değil tabii... Küreselleşme karşıtı oldukları için ha bire sopalanan aktivistler, bu masalı revize edip, UNICEF’in sitesinde yayınladılar.
Ki, öbür ülkelerin büyükleri okusun!
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, yardım ister... Ördek “Boş ver buğdayı, kahve tohumu satayım, acayip para kazanır istediğin kadar buğday alırsın” der. Domuz “Kahve ek, ben pazarlarım” diye seslenir. Fare ise, “Kahve ekmen için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.
*
Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar, “Kahve ekmem için kim yardım edecek” diye sorar... Ördek “Gübre satayım, çabuk büyür” der. Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir. Fare ise, “Gübre ve ilaç alman için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.
*
Neticede hasat vakti gelir, kırmızı ibikli küçük tavuk “N’apacağım ben şimdi bu kahveyi” diye sorar... Ördek “Paketlemek için fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir. Domuz “Herkes kahve ekti, fiyatlar düştü, beş para etmez maalesef” diye seslenir. Fare ise, “Borcunu öde artık” der!
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk ibiği kaptırdığını fark edince, “Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar... Ördek “Ekmek var da, paran var mı” diye sorar. Domuz “Herkes kahve ekti, buğday kalmadı, kusura bakma” der. Fare ise, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan, artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin verebilirim” diye akıl verir.
*
Şimdilerde, bizim kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisinin olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş... Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek’le domuz’un fare’yle ortak olduğunu öğrenmiş!
*
Böyle bu işler.
*
“Masal çok uzun, okuyamam” diyenler için, bi de kısacık fıkrası var...
*
Elmayla elmaşekeri yolda karşılaşmışlar. Elma jest olsun diye “Elbisen ne güzel” demiş. Elmaşekeri havaya girmiş, “Armani” demiş. Elma gülümsemiş: “Kıçındaki kazıktan belli!”

kaşıyın
Kapıları cart diye açtılar.
Kesi hayvanı getirildi.
Besi hayvanı getirildi.
Yetmedi, et ithal edildi.
Şimdi?
Süt ithalatına izin verildi.
*
ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli halk masalı var...
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, buğdayı ekmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, “İş başa düştü” der, kendi eker, büyütür, öğütür, ekmek yapar, “Beraber yiyelim mi?” diye sorunca, ekimine yardım etmeyen öbür hayvanlar sofraya oturmaya kalkar... Gülümser, “Yok öyle yağma” der, lokma bile vermez.
*
Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar, ders alır, çalışmayana ekmek mekmek olmadığını kavrar.
*
E herkes çocuk değil tabii... Küreselleşme karşıtı oldukları için ha bire sopalanan aktivistler, bu masalı revize edip, UNICEF’in sitesinde yayınladılar.
Ki, öbür ülkelerin büyükleri okusun!
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, yardım ister... Ördek “Boş ver buğdayı, kahve tohumu satayım, acayip para kazanır istediğin kadar buğday alırsın” der. Domuz “Kahve ek, ben pazarlarım” diye seslenir. Fare ise, “Kahve ekmen için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.
*
Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar, “Kahve ekmem için kim yardım edecek” diye sorar... Ördek “Gübre satayım, çabuk büyür” der. Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir. Fare ise, “Gübre ve ilaç alman için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.
*
Neticede hasat vakti gelir, kırmızı ibikli küçük tavuk “N’apacağım ben şimdi bu kahveyi” diye sorar... Ördek “Paketlemek için fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir. Domuz “Herkes kahve ekti, fiyatlar düştü, beş para etmez maalesef” diye seslenir. Fare ise, “Borcunu öde artık” der!
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk ibiği kaptırdığını fark edince, “Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar... Ördek “Ekmek var da, paran var mı” diye sorar. Domuz “Herkes kahve ekti, buğday kalmadı, kusura bakma” der. Fare ise, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan, artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin verebilirim” diye akıl verir.
*
Şimdilerde, bizim kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisinin olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş... Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek’le domuz’un fare’yle ortak olduğunu öğrenmiş!
*
Böyle bu işler.
*
“Masal çok uzun, okuyamam” diyenler için, bi de kısacık fıkrası var...
*
Elmayla elmaşekeri yolda karşılaşmışlar. Elma jest olsun diye “Elbisen ne güzel” demiş. Elmaşekeri havaya girmiş, “Armani” demiş. Elma gülümsemiş: “Kıçındaki kazıktan belli!”
3 Ekim 2010 Pazar
Ruz-ı mahşerde...m.asık - hürriyet
Ruz-ı mahşerde...
03 Ekim 2010

Hikâye bu ya... Mahşer gününde sorgu sırası CHP yöneticilerine gelmiş... Sorguyu bizzat partinin kurucusu Atatürk yapmış:
- Efendiler CHP’nin yönetimi bir süre size verilmiş ama pek garip davranmışsınız.
- Ne gibi efendim?
- Mesela Kürtlerle özerk yönetim pazarlıkları yapılırken ortalarda görünmemişsiniz.
- Onu fark edemedik efendim...
- Mesela ÖSYM çökmüş, gençler perişan olmuş, ilgilenmemişsiniz...
- Vaktimiz olmadı efendim...
- İşsizlikle, açlıkla yolsuzlukla uğraşmayı da bırakmışsınız...
- Bir - iki demeç verdik efendim...
- Gazeteciler, sendikacılar, generaller, bilim adamları uydurma suçlarla cezaevlerine atılmış pek oralı olmamışsınız... Mahkemeleri izlemeyi bırakmışsınız...
- Doğrudur efendim pek ilgilenemedik...
- Tarım çökmüş, hayvancılık bitmiş umurunuzda bile olmamış...
- Bir arkadaşımız panelde konuştu ama doğru, yetmedi efendim.
- Çevre katliamlarıyla savaşan vatandaşları yalnız bırakmışsınız.
- Doğru ilgilenemedik...
- Peki efendiler siz o sırada ne işle meşguldünüz?
- Biz o sırada üniversitedeki türban sorununu çözmekle meşguldük efendim... Üniversitelerimize daha çok türbanlı hanım girmesi için çalışıyorduk...
- İyi de beyler o mesele de çözülmüşmüş... Zaten kızlar artık derslere türbanla girebiliyormuş.
- Evet ama alttan mı bağlanacak üstten mi bağlanacak o konu henüz çözülmemişti. Biz sorunun o kısmıyla meşguldük diğer sorunlardan pek haberdar olamadık efendim...
03 Ekim 2010
Hikâye bu ya... Mahşer gününde sorgu sırası CHP yöneticilerine gelmiş... Sorguyu bizzat partinin kurucusu Atatürk yapmış:
- Efendiler CHP’nin yönetimi bir süre size verilmiş ama pek garip davranmışsınız.
- Ne gibi efendim?
- Mesela Kürtlerle özerk yönetim pazarlıkları yapılırken ortalarda görünmemişsiniz.
- Onu fark edemedik efendim...
- Mesela ÖSYM çökmüş, gençler perişan olmuş, ilgilenmemişsiniz...
- Vaktimiz olmadı efendim...
- İşsizlikle, açlıkla yolsuzlukla uğraşmayı da bırakmışsınız...
- Bir - iki demeç verdik efendim...
- Gazeteciler, sendikacılar, generaller, bilim adamları uydurma suçlarla cezaevlerine atılmış pek oralı olmamışsınız... Mahkemeleri izlemeyi bırakmışsınız...
- Doğrudur efendim pek ilgilenemedik...
- Tarım çökmüş, hayvancılık bitmiş umurunuzda bile olmamış...
- Bir arkadaşımız panelde konuştu ama doğru, yetmedi efendim.
- Çevre katliamlarıyla savaşan vatandaşları yalnız bırakmışsınız.
- Doğru ilgilenemedik...
- Peki efendiler siz o sırada ne işle meşguldünüz?
- Biz o sırada üniversitedeki türban sorununu çözmekle meşguldük efendim... Üniversitelerimize daha çok türbanlı hanım girmesi için çalışıyorduk...
- İyi de beyler o mesele de çözülmüşmüş... Zaten kızlar artık derslere türbanla girebiliyormuş.
- Evet ama alttan mı bağlanacak üstten mi bağlanacak o konu henüz çözülmemişti. Biz sorunun o kısmıyla meşguldük diğer sorunlardan pek haberdar olamadık efendim...
22 Eylül 2010 Çarşamba
Laikliğin amacı .. özdemir ince
Laikliğin amacı
19 AĞUSTOS 2010 tarihli Akşam Gazetesi’nden öğrendim, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can “Darbe Yargısının Sonu, Karargâh Yargısından Halkın Yargısı”na (Timaş Yayınları) adlı bir kitap yayınlamış. Osman Can, kitapta “CHP, ordu, üniversite ve yargının darbe koalisyonu yaptığı”nı öne sürüyormuş.
Ercan Sarıkaya’nın haberinde belirttiğine göre, yazar kitapta “Hastane iyileştirmeli, bıçak kesmeli, yargı adalet dağıtmalıdır. Laiklik ise ayrı bir trajedi. Bu noktada şu soru haklılık kazanmıyor mu? Peki laiklik ne işe yarar? Laikliğin amacı özgürlük değilse değeri var mıdır? Kuşkusuz yoktur” diye söyleniyormuş.
LAİKLİK SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DEĞİLDİR
Benim için sadece bu cümle yeter. “Laiklik” benim için turnusoldur. Osman Can’ın bu cümlesi, laiklik konusunda, laiklik felsefesi konusunda ciddi kitaplar okumadığını gösteriyor. İlk öğrenmesi gereken doğru şu: Laiklik sınırsız özgürlük değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!
İkincisi: Laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar.
Böyle iddialı bir hukukçu yazarın okuması gereken dört kitap var. Yazarı Henri Pena-Ruiz. Bunları okumadan olmaz:
1. “Dieu et Marianne, Philosophie de la la’cité” (PUF Yayınevi, 1999)
2. “Qu’est-ce que la la’cité?” (Editions Gallimard, 2003)
“Laiklik Nedir?” (Gendaş Kültür)
3. “La La’cité” (Flammarion, 1998)
4. “La La’cité pour l’égalité” (Mille et une nuits, 2001)
Laikliğin özgürlük olduğunu sananlar genellikle onu ABD sekülarizmi ile karıştırırlar. Oysa sekülarizmin laiklik ile uzaktan ve yakından ilgisi, ilişkisi yoktur.
Ayrıca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından da çok daha başka bir şeydir.
Laiklik elbette bütün dinlere eşit mesafede durur, dinlerin birbirleri üzerine, bireyler ve toplumlar üzerinde baskı kurmasına engel olur.
Laik bir ülkede, “Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede” türünden cümleler kurulamaz.
KAFALARINA GÖRE TANIMLAMAK İSTİYORLAR
Henri Pena-Ruiz “Tanrı ve Marianne”da (Dieu et Marianne) şöyle yazıyor: “Fransa’da laiklik Protestan ve Yahudi müminler için gerçek bir kurtuluş oldu” (“En France, la la’cité fut une véritable libération pour les Protestants et les Juifs croyants”).
Laiklik Fransa’da Katoliklik’i sınırlandırarak Protestan ve Yahudi müminleri özgürlüklerine kavuşturmuş, onları Katoliklik’in baskısından kurtarmıştır. Bunu Katoliklik’i sınırlandırarak başarmıştır. Laiklik özgürlük değildir! Laiklik kurtarıcıdır, özgürleştiricidir.
Laiklikte Yüzde 99=Yüzde 1’dir. Laiklik aynı zamanda eşitlik ve özgürlüğün, barış ve dirlik düzenliğin temellerini oluşturur. Ülkemizin İslamcıları eşitlik, özgürlük, barış ve anlaşmaya inanmadıkları, böyle bir düzene karşı oldukları için laikliği kendi kafalarına göre yeniden tanımlamak istemektedirler. Hukukçu yazar da öyle!
19 AĞUSTOS 2010 tarihli Akşam Gazetesi’nden öğrendim, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can “Darbe Yargısının Sonu, Karargâh Yargısından Halkın Yargısı”na (Timaş Yayınları) adlı bir kitap yayınlamış. Osman Can, kitapta “CHP, ordu, üniversite ve yargının darbe koalisyonu yaptığı”nı öne sürüyormuş.
Ercan Sarıkaya’nın haberinde belirttiğine göre, yazar kitapta “Hastane iyileştirmeli, bıçak kesmeli, yargı adalet dağıtmalıdır. Laiklik ise ayrı bir trajedi. Bu noktada şu soru haklılık kazanmıyor mu? Peki laiklik ne işe yarar? Laikliğin amacı özgürlük değilse değeri var mıdır? Kuşkusuz yoktur” diye söyleniyormuş.
LAİKLİK SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DEĞİLDİR
Benim için sadece bu cümle yeter. “Laiklik” benim için turnusoldur. Osman Can’ın bu cümlesi, laiklik konusunda, laiklik felsefesi konusunda ciddi kitaplar okumadığını gösteriyor. İlk öğrenmesi gereken doğru şu: Laiklik sınırsız özgürlük değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!
İkincisi: Laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar.
Böyle iddialı bir hukukçu yazarın okuması gereken dört kitap var. Yazarı Henri Pena-Ruiz. Bunları okumadan olmaz:
1. “Dieu et Marianne, Philosophie de la la’cité” (PUF Yayınevi, 1999)
2. “Qu’est-ce que la la’cité?” (Editions Gallimard, 2003)
“Laiklik Nedir?” (Gendaş Kültür)
3. “La La’cité” (Flammarion, 1998)
4. “La La’cité pour l’égalité” (Mille et une nuits, 2001)
Laikliğin özgürlük olduğunu sananlar genellikle onu ABD sekülarizmi ile karıştırırlar. Oysa sekülarizmin laiklik ile uzaktan ve yakından ilgisi, ilişkisi yoktur.
Ayrıca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından da çok daha başka bir şeydir.
Laiklik elbette bütün dinlere eşit mesafede durur, dinlerin birbirleri üzerine, bireyler ve toplumlar üzerinde baskı kurmasına engel olur.
Laik bir ülkede, “Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede” türünden cümleler kurulamaz.
KAFALARINA GÖRE TANIMLAMAK İSTİYORLAR
Henri Pena-Ruiz “Tanrı ve Marianne”da (Dieu et Marianne) şöyle yazıyor: “Fransa’da laiklik Protestan ve Yahudi müminler için gerçek bir kurtuluş oldu” (“En France, la la’cité fut une véritable libération pour les Protestants et les Juifs croyants”).
Laiklik Fransa’da Katoliklik’i sınırlandırarak Protestan ve Yahudi müminleri özgürlüklerine kavuşturmuş, onları Katoliklik’in baskısından kurtarmıştır. Bunu Katoliklik’i sınırlandırarak başarmıştır. Laiklik özgürlük değildir! Laiklik kurtarıcıdır, özgürleştiricidir.
Laiklikte Yüzde 99=Yüzde 1’dir. Laiklik aynı zamanda eşitlik ve özgürlüğün, barış ve dirlik düzenliğin temellerini oluşturur. Ülkemizin İslamcıları eşitlik, özgürlük, barış ve anlaşmaya inanmadıkları, böyle bir düzene karşı oldukları için laikliği kendi kafalarına göre yeniden tanımlamak istemektedirler. Hukukçu yazar da öyle!
Ercan Sarıkaya’nın haberinde belirttiğine göre, yazar kitapta “Hastane iyileştirmeli, bıçak kesmeli, yargı adalet dağıtmalıdır. Laiklik ise ayrı bir trajedi. Bu noktada şu soru haklılık kazanmıyor mu? Peki laiklik ne işe yarar? Laikliğin amacı özgürlük değilse değeri var mıdır? Kuşkusuz yoktur” diye söyleniyormuş.
LAİKLİK SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DEĞİLDİR
Benim için sadece bu cümle yeter. “Laiklik” benim için turnusoldur. Osman Can’ın bu cümlesi, laiklik konusunda, laiklik felsefesi konusunda ciddi kitaplar okumadığını gösteriyor. İlk öğrenmesi gereken doğru şu: Laiklik sınırsız özgürlük değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!
İkincisi: Laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar.
Böyle iddialı bir hukukçu yazarın okuması gereken dört kitap var. Yazarı Henri Pena-Ruiz. Bunları okumadan olmaz:
1. “Dieu et Marianne, Philosophie de la la’cité” (PUF Yayınevi, 1999)
2. “Qu’est-ce que la la’cité?” (Editions Gallimard, 2003)
“Laiklik Nedir?” (Gendaş Kültür)
3. “La La’cité” (Flammarion, 1998)
4. “La La’cité pour l’égalité” (Mille et une nuits, 2001)
Laikliğin özgürlük olduğunu sananlar genellikle onu ABD sekülarizmi ile karıştırırlar. Oysa sekülarizmin laiklik ile uzaktan ve yakından ilgisi, ilişkisi yoktur.
Ayrıca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından da çok daha başka bir şeydir.
Laiklik elbette bütün dinlere eşit mesafede durur, dinlerin birbirleri üzerine, bireyler ve toplumlar üzerinde baskı kurmasına engel olur.
Laik bir ülkede, “Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede” türünden cümleler kurulamaz.
KAFALARINA GÖRE TANIMLAMAK İSTİYORLAR
Henri Pena-Ruiz “Tanrı ve Marianne”da (Dieu et Marianne) şöyle yazıyor: “Fransa’da laiklik Protestan ve Yahudi müminler için gerçek bir kurtuluş oldu” (“En France, la la’cité fut une véritable libération pour les Protestants et les Juifs croyants”).
Laiklik Fransa’da Katoliklik’i sınırlandırarak Protestan ve Yahudi müminleri özgürlüklerine kavuşturmuş, onları Katoliklik’in baskısından kurtarmıştır. Bunu Katoliklik’i sınırlandırarak başarmıştır. Laiklik özgürlük değildir! Laiklik kurtarıcıdır, özgürleştiricidir.
Laiklikte Yüzde 99=Yüzde 1’dir. Laiklik aynı zamanda eşitlik ve özgürlüğün, barış ve dirlik düzenliğin temellerini oluşturur. Ülkemizin İslamcıları eşitlik, özgürlük, barış ve anlaşmaya inanmadıkları, böyle bir düzene karşı oldukları için laikliği kendi kafalarına göre yeniden tanımlamak istemektedirler. Hukukçu yazar da öyle!
19 AĞUSTOS 2010 tarihli Akşam Gazetesi’nden öğrendim, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can “Darbe Yargısının Sonu, Karargâh Yargısından Halkın Yargısı”na (Timaş Yayınları) adlı bir kitap yayınlamış. Osman Can, kitapta “CHP, ordu, üniversite ve yargının darbe koalisyonu yaptığı”nı öne sürüyormuş.
Ercan Sarıkaya’nın haberinde belirttiğine göre, yazar kitapta “Hastane iyileştirmeli, bıçak kesmeli, yargı adalet dağıtmalıdır. Laiklik ise ayrı bir trajedi. Bu noktada şu soru haklılık kazanmıyor mu? Peki laiklik ne işe yarar? Laikliğin amacı özgürlük değilse değeri var mıdır? Kuşkusuz yoktur” diye söyleniyormuş.
LAİKLİK SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK DEĞİLDİR
Benim için sadece bu cümle yeter. “Laiklik” benim için turnusoldur. Osman Can’ın bu cümlesi, laiklik konusunda, laiklik felsefesi konusunda ciddi kitaplar okumadığını gösteriyor. İlk öğrenmesi gereken doğru şu: Laiklik sınırsız özgürlük değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!
İkincisi: Laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar.
Böyle iddialı bir hukukçu yazarın okuması gereken dört kitap var. Yazarı Henri Pena-Ruiz. Bunları okumadan olmaz:
1. “Dieu et Marianne, Philosophie de la la’cité” (PUF Yayınevi, 1999)
2. “Qu’est-ce que la la’cité?” (Editions Gallimard, 2003)
“Laiklik Nedir?” (Gendaş Kültür)
3. “La La’cité” (Flammarion, 1998)
4. “La La’cité pour l’égalité” (Mille et une nuits, 2001)
Laikliğin özgürlük olduğunu sananlar genellikle onu ABD sekülarizmi ile karıştırırlar. Oysa sekülarizmin laiklik ile uzaktan ve yakından ilgisi, ilişkisi yoktur.
Ayrıca laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından da çok daha başka bir şeydir.
Laiklik elbette bütün dinlere eşit mesafede durur, dinlerin birbirleri üzerine, bireyler ve toplumlar üzerinde baskı kurmasına engel olur.
Laik bir ülkede, “Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede” türünden cümleler kurulamaz.
KAFALARINA GÖRE TANIMLAMAK İSTİYORLAR
Henri Pena-Ruiz “Tanrı ve Marianne”da (Dieu et Marianne) şöyle yazıyor: “Fransa’da laiklik Protestan ve Yahudi müminler için gerçek bir kurtuluş oldu” (“En France, la la’cité fut une véritable libération pour les Protestants et les Juifs croyants”).
Laiklik Fransa’da Katoliklik’i sınırlandırarak Protestan ve Yahudi müminleri özgürlüklerine kavuşturmuş, onları Katoliklik’in baskısından kurtarmıştır. Bunu Katoliklik’i sınırlandırarak başarmıştır. Laiklik özgürlük değildir! Laiklik kurtarıcıdır, özgürleştiricidir.
Laiklikte Yüzde 99=Yüzde 1’dir. Laiklik aynı zamanda eşitlik ve özgürlüğün, barış ve dirlik düzenliğin temellerini oluşturur. Ülkemizin İslamcıları eşitlik, özgürlük, barış ve anlaşmaya inanmadıkları, böyle bir düzene karşı oldukları için laikliği kendi kafalarına göre yeniden tanımlamak istemektedirler. Hukukçu yazar da öyle!
Kimdir Menderes (2) tufan türenc
Kimdir Menderes (2)

1950-1960 arası Türkiye’yi on yıl süreyle yöneten Başbakan Adnan Menderes’i bugünkü nesillerin tanıması için anlatmaya devam edelim.
Çok çapkın bir insandı. İktidara geldiği ilk yıl bir kokteylde o dönemin en ünlü ve güzel opera sanatçısı Soprano Ayhan Aydan’a rastladı ve anında âşık oldu.
Derhal yanına giderek ondan çok etkilendiğini söyledi ve ünlü sopranoyu kolundan tuttuğu gibi terasa çıkararak ona ilan-ı aşk etti.
Ayhan Hanım evliydi. Adnan Menderes bunu hiç önemsemedi ve onu kocasından boşattı. O sırada Adnan Bey 50, Aydan ise 25 yaşındaydı.
Genç operacı da kısa sürede bu karizmatik adamın etkisine girdi ve ona âşık oldu.
Yassıada Mahkemesi’nde tanık olarak çağrılan Aydan, Menderes’e âşık olduğunu, kendi isteğiyle ondan hamile kaldığını ancak çocuğunun ölü doğduğunu anlattı.
“Yaşadıklarımdan pişman değilim, çünkü onu hâlâ seviyorum” dedi.
Menderes’in aynı dönemde İstanbul’da da bir sevgilisi vardı. Roman yazarı Suzan Sözen. O da çok güzel bir kadındı ve İstanbul Emniyet Müdürü ile evliydi.
Başbakan İstanbul’a geldiği zaman mutlaka Sözen’in Nişantaşı’ndaki evine gider, çoğu kez orada kalırdı.
* * *
Menderes aklına koyduğunu yapan bir insandı. Milliyetçiydi. Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütü EOKA’ya karşı Türk yeraltı örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdurdu ve adaya gizlice silah gönderdi.
Kıbrıs olaylarında Rumlarla çarpışan “Mücahitler” Türk Mukavemet Teşkilatı’nın yetiştirdiği milislerdi.
Menderes dönemin ünlü politikacısı Millet Partisi Lideri Osman Bölükbaşı’na oy veren memleketi Kırşehir’i haritadan silmeye karar verdi ve orayı ilçe yaptı.
Bir ili ilçe yapacak kadar kızmasının nedeni şuydu: O dönemde geçerli olan seçim sistemine göre bir ilde en çok oyu alan parti o ildeki bütün milletvekillerini çıkarmış sayılıyordu.
Menderes’in bütün baskılarına karşın Kırşehir, hemşerisi Osman Bölükbaşı’dan vazgeçmiyor, oylarını onun partisine veriyordu.
* * *
Menderes muhalefeti tümüyle silmek amacıyla Vatan Cephesi’ni kurdu. Radyolarda her gün saatlerce Vatan Cephesi’ne katılanların isimleri okunurdu. Üye olmayanların, hatta ölülerin bile isimleri okunurdu.
Suç icat edilerek politikacılar, gazeteciler, yazarlar sürekli hapse atılırdı.
Hemen her gün gazetelerin bazı bölümleri beyaz çıkardı. Son dakikada yasaklanan haber ve yazıların yerine başka haber ve yazı konamayacağı için o bölümler sayfalardan kazınırdı.
Türkiye’nin dünyadaki imajını berbat eden 6-7 Eylül olaylarında Menderes hükümetinin çok büyük ihmali vardı.
Geç alınan önlemler nedeniyle olaylar çok büyüdü ve İstanbul’daki Rumların malları mülkleri yakılıp yıkılarak yağma edildi. Türkiye bunun faturasını çok ağır ödedi.
Menderes despotizminin belki de bardağı taşıran son damlası Tahkikat Komisyonu çılgınlığı oldu.
Başbakan o kadar kontrolden çıkmıştı ki Meclis’te iktidar milletvekillerinin üye olduğu, yargının bütün yetkilerine sahip bir mahkeme kurdurdu.
Demokrasilerde ve hukuk devletinde kabul edilemeyecek olan bu olay tam bir diktatörlüktü.
Tahkikat Komisyonu bir mahkeme gibi yargılama yapıyor ve mahkûmiyet kararı veriyordu.
Menderes’in hazırlattığı yasaya göre Tahkikat Komisyonu’nun kararlarına itiraz da edilemiyordu. Kararlar kesindi.
İşte Menderes’in demokrasisi böyleydi.
O bir konuşmasında muhalefete “Allah bana idam sehpası kurmayı inşallah nasip etmez” diye tehdit savuracak kadar da çıldırmıştı.
Ne acıdır ki bu çılgınlık onun felaketi oldu.
1950-1960 arası Türkiye’yi on yıl süreyle yöneten Başbakan Adnan Menderes’i bugünkü nesillerin tanıması için anlatmaya devam edelim.
Çok çapkın bir insandı. İktidara geldiği ilk yıl bir kokteylde o dönemin en ünlü ve güzel opera sanatçısı Soprano Ayhan Aydan’a rastladı ve anında âşık oldu.
Derhal yanına giderek ondan çok etkilendiğini söyledi ve ünlü sopranoyu kolundan tuttuğu gibi terasa çıkararak ona ilan-ı aşk etti.
Ayhan Hanım evliydi. Adnan Menderes bunu hiç önemsemedi ve onu kocasından boşattı. O sırada Adnan Bey 50, Aydan ise 25 yaşındaydı.
Genç operacı da kısa sürede bu karizmatik adamın etkisine girdi ve ona âşık oldu.
Yassıada Mahkemesi’nde tanık olarak çağrılan Aydan, Menderes’e âşık olduğunu, kendi isteğiyle ondan hamile kaldığını ancak çocuğunun ölü doğduğunu anlattı.
“Yaşadıklarımdan pişman değilim, çünkü onu hâlâ seviyorum” dedi.
Menderes’in aynı dönemde İstanbul’da da bir sevgilisi vardı. Roman yazarı Suzan Sözen. O da çok güzel bir kadındı ve İstanbul Emniyet Müdürü ile evliydi.
Başbakan İstanbul’a geldiği zaman mutlaka Sözen’in Nişantaşı’ndaki evine gider, çoğu kez orada kalırdı.
* * *
Menderes aklına koyduğunu yapan bir insandı. Milliyetçiydi. Kıbrıs’ta Rum yeraltı örgütü EOKA’ya karşı Türk yeraltı örgütü Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdurdu ve adaya gizlice silah gönderdi.
Kıbrıs olaylarında Rumlarla çarpışan “Mücahitler” Türk Mukavemet Teşkilatı’nın yetiştirdiği milislerdi.
Menderes dönemin ünlü politikacısı Millet Partisi Lideri Osman Bölükbaşı’na oy veren memleketi Kırşehir’i haritadan silmeye karar verdi ve orayı ilçe yaptı.
Bir ili ilçe yapacak kadar kızmasının nedeni şuydu: O dönemde geçerli olan seçim sistemine göre bir ilde en çok oyu alan parti o ildeki bütün milletvekillerini çıkarmış sayılıyordu.
Menderes’in bütün baskılarına karşın Kırşehir, hemşerisi Osman Bölükbaşı’dan vazgeçmiyor, oylarını onun partisine veriyordu.
* * *
Menderes muhalefeti tümüyle silmek amacıyla Vatan Cephesi’ni kurdu. Radyolarda her gün saatlerce Vatan Cephesi’ne katılanların isimleri okunurdu. Üye olmayanların, hatta ölülerin bile isimleri okunurdu.
Suç icat edilerek politikacılar, gazeteciler, yazarlar sürekli hapse atılırdı.
Hemen her gün gazetelerin bazı bölümleri beyaz çıkardı. Son dakikada yasaklanan haber ve yazıların yerine başka haber ve yazı konamayacağı için o bölümler sayfalardan kazınırdı.
Türkiye’nin dünyadaki imajını berbat eden 6-7 Eylül olaylarında Menderes hükümetinin çok büyük ihmali vardı.
Geç alınan önlemler nedeniyle olaylar çok büyüdü ve İstanbul’daki Rumların malları mülkleri yakılıp yıkılarak yağma edildi. Türkiye bunun faturasını çok ağır ödedi.
Menderes despotizminin belki de bardağı taşıran son damlası Tahkikat Komisyonu çılgınlığı oldu.
Başbakan o kadar kontrolden çıkmıştı ki Meclis’te iktidar milletvekillerinin üye olduğu, yargının bütün yetkilerine sahip bir mahkeme kurdurdu.
Demokrasilerde ve hukuk devletinde kabul edilemeyecek olan bu olay tam bir diktatörlüktü.
Tahkikat Komisyonu bir mahkeme gibi yargılama yapıyor ve mahkûmiyet kararı veriyordu.
Menderes’in hazırlattığı yasaya göre Tahkikat Komisyonu’nun kararlarına itiraz da edilemiyordu. Kararlar kesindi.
İşte Menderes’in demokrasisi böyleydi.
O bir konuşmasında muhalefete “Allah bana idam sehpası kurmayı inşallah nasip etmez” diye tehdit savuracak kadar da çıldırmıştı.
Ne acıdır ki bu çılgınlık onun felaketi oldu.
20 Eylül 2010 Pazartesi
Mazideki matbuat-Melih Aşık Açık Pencere
Mazideki matbuat
00:00 | 19 Eylül 2010
Erdoğan bakanlarıyla beraber Adnan Menderes’in mezarını ziyaret etmiş.
Referandumda oy için 80’leri kullanmıştı,
2011 seçimlerinde de 60’ları kullanıp yine 90’dan takmayı umuyor olmalı...
Haldun Ertem
Gülen “Okyanus ötesi” tanımına bozulmuş.
Haklı! Öcalan’a “Gemlik ötesi” diye karartma yapılıyor mu?
Gülhan Elmas
Erdoğan yüzde 42’lik hayır oyunu parti toplantısında şöyle analiz etmiş:
- Biz müddet sonra “hayır” diyenler de “keşke biz de evet’’ deseydik diyecekler.
Acaba bu iyi bir temenni mi yoksa, yoksa pişman edeceğim yönünde bir tehdit mi?
Engin Balım
Yükselen yeni değerler..a.hakan
Yükselen yeni değerler
- Kayseri’de fabrika sahibi olup yeni zengin sınıfın içinde yer almak.
- “Mercedes çok kıro” deyip Volvo’ya binmek.
- Genç yaşta evlenmek...
- İçkili mekânlarda içki içmemek...
- Sırf Başbakan için gazete çıkarmak...
- AK Parti övgüsüne, daha inandırıcı olsun diye, “Ben AKP’li değilim” diye başlamak.
- Hem Başbakan Yardımcılığı, hem de muhalefet sözcülüğü görevinin Bülent Arınç’ta toplanması...
- Kenan Evren’i evlerinde ağırlayanların bile işi “Ben 12 Eylül’de çok zulüm gördüm” demeye vardırması...
Latif DEMİRCİ
- “Mercedes çok kıro” deyip Volvo’ya binmek.
- Genç yaşta evlenmek...
- İçkili mekânlarda içki içmemek...
- Sırf Başbakan için gazete çıkarmak...
- AK Parti övgüsüne, daha inandırıcı olsun diye, “Ben AKP’li değilim” diye başlamak.
- Hem Başbakan Yardımcılığı, hem de muhalefet sözcülüğü görevinin Bülent Arınç’ta toplanması...
- Kenan Evren’i evlerinde ağırlayanların bile işi “Ben 12 Eylül’de çok zulüm gördüm” demeye vardırması...
Latif DEMİRCİ
Kimdir Menderes./tufan turenc
Kimdir Menderes
BAŞBAKAN Erdoğan birdenbire Adnan Menderes hayranı kesiliverdi, ilk kez ölüm yıldönümü anma törenine katıldı. Büyük bir duygusallık içinde şiir okudu.
BAŞBAKAN Erdoğan birdenbire Adnan Menderes hayranı kesiliverdi, ilk kez ölüm yıldönümü anma törenine katıldı. Büyük bir duygusallık içinde şiir okudu.
Başbakan’ın bu vefası kuşkusuz güzeldi ama güzel olmayan rahmetli Menderes’i iç politikada figürü olarak kullanmasıydı. Neyse...
Başbakan’ın büyük saygı ile söz ettiği Menderes’i tanımayan genç nesillere anlatmaya çalışalım.
Menderes büyük toprakların sahibi bir ailenin çocuğuydu. Çok küçük yaşta annesi ile babasını yitirdi, onu anneannesi büyüttü.
Ailenin Ege’nin bereketli topraklarında binlerce dönüm arazileri vardı.
Amerikan Koleji’nde okuyan Adnan, 1930’da Fethi Bey’e Atatürk’ün kurdurduğu Serbest Fırka’da politikaya atıldı. Ancak bu partinin ömrü çok kısa oldu. Genç Menderes de CHP’ye girdi ve Aydın İl Başkanı oldu. Bu arada hukuku bitirdi.
Atatürk’ün isteğiyle Aydın’dan milletvekili seçildi ve Meclis’e girdi.
Genç, bilgili, zeki, güzel konuşan, çok şık giyinen Menderes kısa zamanda sivrilerek politikanın ciddi aktörlerden biri haline geldi.
1945’te CHP’nin topraksız köylüleri toprak sahibi yapmak amacıyla getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı’na karşı çıktı.
Bunun üzerine iki arkadaşıyla birlikte CHP’den ihraç edildi.
Eski başbakanlardan Celal Bayar da CHP’den istifa ederek bu gruba katıldı. Bu dört kişi Demokrat Parti’yi kurdu.
Demokrat Parti kısa zamanda halkın büyük ilgisini çekti ve 1950 seçimlerinde 27 yıllık tek parti iktidarı olan CHP’yi yenerek iktidara geldi. Bayar Cumhurbaşkanı, Menderes de Başbakan oldu. Menderes koltuğuna oturur oturmaz büyük kalkınma hamlesi başlattı. Amerikan yardımları ve alınan dış kredilerle fabrikaların temelleri atıldı, yol, baraj, liman inşaatları başlatıldı, tarım makineleştirildi. Köylü traktörle tanıştı.
Türkiye bir anda şantiyeye döndü. Halk bu dinamizmin getirdiği refahtan çok mutluydu. 1954 seçimlerinde DP daha fazla milletvekilliği kazandı.
* * *
Ancak plansız programsız bir şekilde yürütülen bu kalkınma hamlesi sonunda ülke döviz sıkıntısına girdi ve borçlarını ödeyemez hale geldi.
İthalat hemen hemen durdu. Bu da yokluklara neden oldu. Kahve yoktu. Halk nohudu kavurup öğüterek kahve niyetine içiyordu. Şeker karneye başlanmıştı.
Halkın sevgisi ve desteği günbegün azalmaya başladı. Muhalefet arttı, gazetelerdeki eleştiriler şiddetlendi.
Menderes bunu önlemek için baskıcı yollara başvurdu. Gazetelere yoğun bir sansür uygulanıyor, özellikle köşe yazarları hapislere atılıyordu.
Başbakan’a bazı akil adamların nasihatleri etkili olmuyordu. O dönemlerde ülkenin tek iletişim organı olan radyo tamamen hükümetin sesi haline gelmişti.
Muhalefetin söyledikleri verilmiyor, tersine onlara Başbakan’ın yanıtları dakikalarca yayınlanıyordu.
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü yurt gezilerinde bindirilmiş kıtalar tarafından saldırıya uğruyor, bunun için önlem alınmıyordu.
Bu huzursuzluklar üniversitelerde yoğun tepkilere neden oldu. Ankara ve İstanbul’a on binlerce öğrenci sokaklara dökülerek gösteriler yapmaya başladılar.
Polisle öğrenciler arasında çatışmalar oluyordu.
Bu hava orduda da rahatsızlık yaratıyordu. Sonunda olan oldu ve daha ağırlıklı olarak genç subaylar 27 Mayıs’ta Menderes hükümetini devirdiler.
Türkiye ilk kez darbeyle tanıştı.
Bayar, Menderes, bakanlar ve DP milletvekilleri tutuklanarak Yassıada’ya kapatıldılar ve orada kurulan mahkemede yargılandılar.
Çok sayıda idam ve hapis cezası çıktı. İdamların üçü dışındakiler kaldırıldı.
Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi.
Oysa 27 Mayıs olmasaydı 3 politikacı asılmayacak, DP büyük olasılıkla iktidarı yitirecek, değişim sandıkta gerçekleşecekti.
Sonuç: Politik hataları olan ancak hiçbir yolsuzluğa karışmayan 3 dürüst politikacı ile genç demokrasimiz darbenin kurbanı oldu.
Başbakan’ın büyük saygı ile söz ettiği Menderes’i tanımayan genç nesillere anlatmaya çalışalım.
Menderes büyük toprakların sahibi bir ailenin çocuğuydu. Çok küçük yaşta annesi ile babasını yitirdi, onu anneannesi büyüttü.
Ailenin Ege’nin bereketli topraklarında binlerce dönüm arazileri vardı.
Amerikan Koleji’nde okuyan Adnan, 1930’da Fethi Bey’e Atatürk’ün kurdurduğu Serbest Fırka’da politikaya atıldı. Ancak bu partinin ömrü çok kısa oldu. Genç Menderes de CHP’ye girdi ve Aydın İl Başkanı oldu. Bu arada hukuku bitirdi.
Atatürk’ün isteğiyle Aydın’dan milletvekili seçildi ve Meclis’e girdi.
Genç, bilgili, zeki, güzel konuşan, çok şık giyinen Menderes kısa zamanda sivrilerek politikanın ciddi aktörlerden biri haline geldi.
1945’te CHP’nin topraksız köylüleri toprak sahibi yapmak amacıyla getirdiği Toprak Kanunu Tasarısı’na karşı çıktı.
Bunun üzerine iki arkadaşıyla birlikte CHP’den ihraç edildi.
Eski başbakanlardan Celal Bayar da CHP’den istifa ederek bu gruba katıldı. Bu dört kişi Demokrat Parti’yi kurdu.
Demokrat Parti kısa zamanda halkın büyük ilgisini çekti ve 1950 seçimlerinde 27 yıllık tek parti iktidarı olan CHP’yi yenerek iktidara geldi. Bayar Cumhurbaşkanı, Menderes de Başbakan oldu. Menderes koltuğuna oturur oturmaz büyük kalkınma hamlesi başlattı. Amerikan yardımları ve alınan dış kredilerle fabrikaların temelleri atıldı, yol, baraj, liman inşaatları başlatıldı, tarım makineleştirildi. Köylü traktörle tanıştı.
Türkiye bir anda şantiyeye döndü. Halk bu dinamizmin getirdiği refahtan çok mutluydu. 1954 seçimlerinde DP daha fazla milletvekilliği kazandı.
* * *
Ancak plansız programsız bir şekilde yürütülen bu kalkınma hamlesi sonunda ülke döviz sıkıntısına girdi ve borçlarını ödeyemez hale geldi.
İthalat hemen hemen durdu. Bu da yokluklara neden oldu. Kahve yoktu. Halk nohudu kavurup öğüterek kahve niyetine içiyordu. Şeker karneye başlanmıştı.
Halkın sevgisi ve desteği günbegün azalmaya başladı. Muhalefet arttı, gazetelerdeki eleştiriler şiddetlendi.
Menderes bunu önlemek için baskıcı yollara başvurdu. Gazetelere yoğun bir sansür uygulanıyor, özellikle köşe yazarları hapislere atılıyordu.
Başbakan’a bazı akil adamların nasihatleri etkili olmuyordu. O dönemlerde ülkenin tek iletişim organı olan radyo tamamen hükümetin sesi haline gelmişti.
Muhalefetin söyledikleri verilmiyor, tersine onlara Başbakan’ın yanıtları dakikalarca yayınlanıyordu.
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü yurt gezilerinde bindirilmiş kıtalar tarafından saldırıya uğruyor, bunun için önlem alınmıyordu.
Bu huzursuzluklar üniversitelerde yoğun tepkilere neden oldu. Ankara ve İstanbul’a on binlerce öğrenci sokaklara dökülerek gösteriler yapmaya başladılar.
Polisle öğrenciler arasında çatışmalar oluyordu.
Bu hava orduda da rahatsızlık yaratıyordu. Sonunda olan oldu ve daha ağırlıklı olarak genç subaylar 27 Mayıs’ta Menderes hükümetini devirdiler.
Türkiye ilk kez darbeyle tanıştı.
Bayar, Menderes, bakanlar ve DP milletvekilleri tutuklanarak Yassıada’ya kapatıldılar ve orada kurulan mahkemede yargılandılar.
Çok sayıda idam ve hapis cezası çıktı. İdamların üçü dışındakiler kaldırıldı.
Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi.
Oysa 27 Mayıs olmasaydı 3 politikacı asılmayacak, DP büyük olasılıkla iktidarı yitirecek, değişim sandıkta gerçekleşecekti.
Sonuç: Politik hataları olan ancak hiçbir yolsuzluğa karışmayan 3 dürüst politikacı ile genç demokrasimiz darbenin kurbanı oldu.
15 Eylül 2010 Çarşamba
Bira’zcık vefa...
Bira’zcık vefa...
Pazar akşamı televizyonlardan aradılar, “sonuç için ne diyorsunuz?” diye... “üçüncü periodu görmek lazım” dedim! Maçtaydım çünkü... (Daha çok referandum yaparız, final bi defa gelir.)
Cumhurbaşkanı’yla Başbakan yuhalandı, Türkiye laiktir laik kalacak sloganları atıldı, goriller kadının birini tekme tokat dövdü, tribün gorillere pet şişe fırlattı, VIP salonunda hır çıktı, bertarafçı badem bıyıklının teki “görürsünüz siz, hepinizi tek tek biliyorum” diye bağırıyordu. Yanımda duran 2.21’lik Sabonis’i gösterip “bak bu İzmir’den geldi” dedim...
Pazar akşamı televizyonlardan aradılar, “sonuç için ne diyorsunuz?” diye... “üçüncü periodu görmek lazım” dedim! Maçtaydım çünkü... (Daha çok referandum yaparız, final bi defa gelir.)
Badem sustu.
*
Ve, dün dev adamları kabul etti Başbakan, 28 milyon liralık çek verdi, “gurur abidemiz oldunuz” dedi...
E “abide” deyince, bize de “abide”yi hatırlatmak için vesile oldu tabii.
*
Devlerimizin 4’ü hariç, gerisi Efes Pilsen’den yetişti. Tanjeviç, Efes’i çalıştırmadı hiç... Ama yenildi. 1996’da İtalya’da Stefanel Milano’nun başındaydı. Koraç Kupası’nın finalinde Efes’le karşı karşıya geldi. Bir sayı farkla, işi bitirdik... Böylece, Türk spor tarihinde “Avrupa’da ilk kez kupa kazanan” Türk takımı oldu Efes.
*
İstanbul Bahçelievler Belediye Başkanı, bu görülmemiş gurur nedeniyle “abide” dikmeye karar verdi, heykel hazırlattı. Göğe uzanan iki el, parmak uçlarında yarısı kesilmiş bir basketbol topu figürüydü. Temel atıldı, kaidesinin betonu döküldü, yanına da dikilecek olan heykelin fotoğrafı asıldı. Beton kuruyunca, üstüne oturtulacaktı.
*
Şak... Gece yarısı Büyükşehir’in ekipleri geldi, anacaddeler bize ait diyerek, kaideyi kamyona yükledi, götürdü. Bahçelievler Başkanı telefona sarıldı, Büyükşehir Başkanı’nı aradı, “Niye?” diye sordu, “Bira kadehi yapmışsın” cevabını aldı... “Aman başkan, kadeh olur mu, basketbol topu o” diye ısrar edince, “kadehe benziyor” diye kestirip attı.
*
“Gurur abidesi”ne “kadeh” diyen Büyükşehir Başkanı, Tayyip Erdoğan’dı.
*
İnsanlar değişir, zararın neresinden dönülürse kârdır gibi görünüyor ama... Bir yandan Efes Pilsen’den yetişen çocuklarımıza “gurur abidemiz” deyip, beri yandan adalet hak hukuk referandumu yaptığımız dönemde, çocuklarımızı kötü alışkanlığa özendiriyor diye, Efes’in basketbol şubesini “kanun zoru”yla kapatmaya çalışmak ne oluyor?
*
Bira’z ayıp olmuyor mu?
Ve, dün dev adamları kabul etti Başbakan, 28 milyon liralık çek verdi, “gurur abidemiz oldunuz” dedi...
E “abide” deyince, bize de “abide”yi hatırlatmak için vesile oldu tabii.
*
Devlerimizin 4’ü hariç, gerisi Efes Pilsen’den yetişti. Tanjeviç, Efes’i çalıştırmadı hiç... Ama yenildi. 1996’da İtalya’da Stefanel Milano’nun başındaydı. Koraç Kupası’nın finalinde Efes’le karşı karşıya geldi. Bir sayı farkla, işi bitirdik... Böylece, Türk spor tarihinde “Avrupa’da ilk kez kupa kazanan” Türk takımı oldu Efes.
*
İstanbul Bahçelievler Belediye Başkanı, bu görülmemiş gurur nedeniyle “abide” dikmeye karar verdi, heykel hazırlattı. Göğe uzanan iki el, parmak uçlarında yarısı kesilmiş bir basketbol topu figürüydü. Temel atıldı, kaidesinin betonu döküldü, yanına da dikilecek olan heykelin fotoğrafı asıldı. Beton kuruyunca, üstüne oturtulacaktı.
*
Şak... Gece yarısı Büyükşehir’in ekipleri geldi, anacaddeler bize ait diyerek, kaideyi kamyona yükledi, götürdü. Bahçelievler Başkanı telefona sarıldı, Büyükşehir Başkanı’nı aradı, “Niye?” diye sordu, “Bira kadehi yapmışsın” cevabını aldı... “Aman başkan, kadeh olur mu, basketbol topu o” diye ısrar edince, “kadehe benziyor” diye kestirip attı.
*
“Gurur abidesi”ne “kadeh” diyen Büyükşehir Başkanı, Tayyip Erdoğan’dı.
*
İnsanlar değişir, zararın neresinden dönülürse kârdır gibi görünüyor ama... Bir yandan Efes Pilsen’den yetişen çocuklarımıza “gurur abidemiz” deyip, beri yandan adalet hak hukuk referandumu yaptığımız dönemde, çocuklarımızı kötü alışkanlığa özendiriyor diye, Efes’in basketbol şubesini “kanun zoru”yla kapatmaya çalışmak ne oluyor?
*
Bira’z ayıp olmuyor mu?
DEPODAKİ SANDIKLARDAN "HAYIR" ÇIKTI
DEPODAKİ SANDIKLARDAN "HAYIR" ÇIKTI
Oy ver
Ordu'da 12 Eylül günü yapılan halk oylamasında kullanılan sandıklar saklanmak üzere belediyeye ait Park ve Bahçeler Müdürlüğü Üretim Seraları ve Atölyeleri'ne ait depoya götüren işçiler, 1118 nolu sandıktan kullanılmış oyların dökülmesi üzerine şaşırdı. İşçiler, mühürlenmiş 224 oy pusulasını sandıkla birlikte polise teslim etti. Polis tutunakla sandığı Merkez İlçe Kurulu'na götürüp teslim etti. İl Seçim Kurulu Başkanı Erol Oğluoğlu, araştırma başlattıklarını ve kısa sürede yazılı açıklama yapacaklarını söyledi. 1118 numaralı seçim sandığında oy pusulalarını bulan Ordu Belediyesi Temizlik İşçisi Azmi Bakan, "Seçim sandıklarını toplarken ve depoya koyarken ağzı açılan bir sandıkta oylar olduğunu gördük ve belediyeden yetkili kişilere haber verdik. Bunlar mühürlü ve kullanılmış oylardı" dedi. 300 seçmenin kayıtlı olduğu 1118 nolu sandıktan 222 oydan 39'unun 'evet', 183'ünün 'hayır' olduğu belirtildi. (Erol KÜÇÜKOĞLU /DHA
--------
Oy ver
Ordu'da 12 Eylül günü yapılan halk oylamasında kullanılan sandıklar saklanmak üzere belediyeye ait Park ve Bahçeler Müdürlüğü Üretim Seraları ve Atölyeleri'ne ait depoya götüren işçiler, 1118 nolu sandıktan kullanılmış oyların dökülmesi üzerine şaşırdı. İşçiler, mühürlenmiş 224 oy pusulasını sandıkla birlikte polise teslim etti. Polis tutunakla sandığı Merkez İlçe Kurulu'na götürüp teslim etti. İl Seçim Kurulu Başkanı Erol Oğluoğlu, araştırma başlattıklarını ve kısa sürede yazılı açıklama yapacaklarını söyledi. 1118 numaralı seçim sandığında oy pusulalarını bulan Ordu Belediyesi Temizlik İşçisi Azmi Bakan, "Seçim sandıklarını toplarken ve depoya koyarken ağzı açılan bir sandıkta oylar olduğunu gördük ve belediyeden yetkili kişilere haber verdik. Bunlar mühürlü ve kullanılmış oylardı" dedi. 300 seçmenin kayıtlı olduğu 1118 nolu sandıktan 222 oydan 39'unun 'evet', 183'ünün 'hayır' olduğu belirtildi. (Erol KÜÇÜKOĞLU /DHA
--------
Hürriyet Video'larını izlemek için Flash 7 veya daha yüksek eklenti yüklenmeniz gerekmektedir. Yüklemek için tıklayınız!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Para - borsaile ilgili herşey
sitene html kodları
HTML KODLARI SEÇ BEĞEN
- Sitene Direkt Okunan Süper Fıkra Koy
- Sitene Fıkra Menüsü Koy Ekle
- Güncel Dış haberleri Sitene Ekle
- Sitene Şans Oyunları Sonuçları
- Efekt
- Sitenede Çıkınca Mesaj Verilsin
- Tüm Sayfayı Soldan Sağa Kaydırma
- Resim Slayt
- Haber Kodu Sitene Hber Koy
- Sitende Jennifer Lopez - Get Right Çalsın
- Sitende Beyonce - Naughty Girl Çalsın
- Sitende Celine Dion - My Heart Will Go On (tıtanıc) Çalsın
- Sitende Eminem - Mocking Bird Çalsın
- Sitende Eminem Ass Like That Çalsın
- Sitende Sean Paul - We'll Be Burning Çalsın
- Sitende 50 Cent - Just A Lil Bit Çalsın
- Sitene Canlı TV Ve Radyo Ekleyin
- Sitene Takvim Ekle
- Gelişmiş Arama Motoru
- bilgi.com un Web Arama Motoru
- bilgi.com un Video Arama Motoru
- Google Arama Motorunu Sitene Koy
- Sitene Yahoo Arama Motorunu Ekle
- Sitene LiveSearch Arama Motorunu Koy
- Giriş Sayfası Yapma Kodu
- Sitende Türkçe Tarih Olsun
- Kayarak Açılan Sayfa
- 24 Saat Müzik Kaliteli Radyo
- Sayfanıza Sihay Baloncuk Yağsın
- Sitenize Sağ Tuş Engeli Koyma
- Resmin Kodu
- Resmin Kodu 2
- Resmin Kodu 3
- Boyuna Haber Kodu
- Siteni Animasyonlu Bir Şekilde Aç
- Sitene Canlı Radyo Koy
- Sitende 20 Tane Oyun Yayınla
- Sitene Başka 20 Tane Oyun Koy
- Dünya nın En Çok Ziyaret Edilen Türkçe Web Siteleri Kodu
- Sitene Dünyanı En Çok Ziyaret Edilen Sitelerinin Listesini Koy
- Google ı Sitenin İçine Koy
- Bilgisayara Göz Atma Kodu
- Sitene Kutucuk Koy
- Button Kodu
- Giris Sayfası Yapma Kodu
- Linke Gelince Altta ve Üstte Çizgileri Oluşuyor!
- Döviz Kurları
- Devletim.com Listesi
- Sitene Video Oyun Animasyon
- 8 Tane Güncel Oyun
- Günlük Burç
- Güncel Teknoloji Haberleri
- Sitene Güncel Magazin Haberleri
- Matrix Arka Plan Efekti
- Sayfa Her Yenilendiğinde Arka Planın Rengi Değişir
- Uzay Arka Plan
- Buttonun Üstüne Gelince Kaçıyor
- Mause Efekti Mausenin Etrafında Renkli Pullar Dönüyor
- Mause Arkasından Renkli Renkli Simler Bırakıyor
- Sitene Dıgıtal Saat Koy
- Sitene Açılan Menü Ekleyin
- Resim Efektleri Resme Tıkla Uçsun
- Sitenizde Kilo Hesaplayıcınız Olsun
- Sitenize Gazeteler Köşesi
- Tüm İllerin Hava Durmuları
- Süper Haber Listesi Kodu
- Sitenize TV Dde Bugün Menüsü
- Siten İçin Süper Bir Arama Motoru
- Güncel İnternet Haberleri
- Hergün Güncellenen Spor Haberleri
- Efekt
- Sitenede Çıkınca Mesaj Verilsin
- Tüm Sayfayı Soldan Sağa Kaydırma
- Resim Slayt
- Haber Kodu Sitene Hber Koy
Yabancı Kaynaklar
| <CNN (ABD) New York Times (ABD) Usa Today (ABD) Washington Post (ABD) Der Spiegel (Almanya) Die Welt (Almanya) The Australian (Avustralya) Le Soir (Belçika) Jornais do Brasil (Brezilya) China Online (Çin) Lemonde (Frana) Liberation (Fransa) Dernieres Nouvelles d'Alsace (Fransa) Tous les journaux (Fransa) The Sun (İngiltere) Guardian (İngiltere) Periodicos (İspanya) Giornale (İtalya) Corriere Della Sera (İtalya) Japan Times (Japonya) Ahram (Mısır) Dawn (Pakistan) Jornais Portugueses |
Akşam Gazetesi
Birgün Gazetesi
Bugün Gazetesi
Cumhuriyet Gazetesi
Evrensel Gazetesi
Güneş Gazetesi
Halka ve Olaylara Tercüman
Hürriyet Gazetesi
Kurultay
Milli Gazete
Milliyet Gazetesi
Ortadoğu Gazetesi
Radikal Gazetesi
Sabah Gazetesi
Star Gazetesi
Şok Gazetesi
Takvim Gazetesi
Türkiye Gazetesi
Vakit Gazetesi
Vatan Gazetesi
Yeni Asya Gazetesi
Yeniçağ Gazetesi
Yeni Mesaj Gazetesi
Yeni Şafak Gazetesi
Zaman Gazetesi
